Kaydet
a- | +A

Selim sabaha kadar dolaşmıştı sokaklarda. Eve gitmeye korkuyor, oynadığı korkunç oyundan vazgeçmekten çekiniyor, buraya kadar getirdiği her şeyin berbat olmasını istemiyordu... Yüreğindeki dayanılmaz acıya karşı koyarak durmadan yürüdü amaçsız bir şekilde. Sonunda o kadar üşüdü ki bir kuytuya girerek ellerini cebine sokup omuzlarını kaldırdı. Bir süre gözlerini kapatıp öylece bekledi. Artık bütün duyguları felç olmuştu sanki. Hiçbir şey düşünemiyordu. Sabahın ilk ışıkları yüzüne vurmaya başladığı zaman midesinin kazındığını hissetti. Güldü acıyla hayret etmiş gibi: - Ne garip, onca ıstırabı doyasıya yaşıyorum yüreğimde, sanki dayanamayacak, ölecekmişim gibi geliyor ama yine de bütün hayat fonksiyonlarım hiçbir şeyi umursamadan faaliyetlerine devam ediyor... Acıkıyorum, uykum geliyor, üşüyorum...

Hemen oracıktaki fırından iki tane poğaça alıp limanın yanında balıkçıların gittiği bir kahveye girdi. Sessizce doyurdu karnını. Eğer tanıdığı Esin''se mutlaka gitmişti evden. Asla oturmazdı. Gururlu, haysiyetine düşkün bir kızdı o. Gözleri dolu dolu oldu. Usulca mırıldandı yan masadaki şişman, kırmızı yüzlü balıkçının kendisine hayretle bakmasına aldırmadan: - Senin için yaptım canım... Senin iyiliğin için, yaşaman için. Ne olur bana kızma... Korkak adımlarla yürüdü evine doğru kahvaltısını bitirdikten sonra. Küçük, rutubetli, beyaz badanalı tek katlı gecekonduya yaklaştığı zaman yüreği heyecan, üzüntü, ıstırap ve korku harmanına uğramış, dalgalanıyordu sanki göğsünün içinde. Hiçbir hareket yoktu. Tek odanın küçük, ağacı çürümüş penceresindeki basma perde kımıldamıyordu bile. Cebinden anahtarını çıkarttı. Kapıya gitmeden önce elini cama siper yaparak içerisini görmeye çalıştı fakat başarılı olamadı. Usulca çevirdi anahtarı. Her zamanki rutubet kokusu sanki olanları umursamamışçasına yaladı burnunun deliklerini. Başını odaya uzattı. Kimsecikler yoktu. Her taraf mis gibiydi.. Esin''in hastalığı sırasında yattığı kanepe düzeltilmiş, yataklar toplanmış, derli toplu bırakılmıştı. Genç adam karısının valizinin durduğu yere eğildi. Yoktu valiz. Dudaklarını ısırdı. Elbiselerinin asılı olduğu, fermuarlı plastik dolaba baktı inanmak istemiyormuş gibi. Boşalmıştı. Kolları yanına düştü. Dudaklarından boğuk bir şekilde fırladı tek bir kelime: - Gitmiş!

Sandalyelerden birine yığıldı adeta. Dirseğini masaya dayayarak, parmaklarını saçlarına geçirdi. Geriye doğru asıldı olanca gücüyle. İşte bitmişti bir rüya... Kısacık sürmüştü ama bir ömre bedel gibiydi. Hayatında olmadığı kadar mutlu olmuştu genç adam. Ne doğru dürüst çocukluk yaşamıştı, ne de gençlik. Çocuk yaşından beri hayatın darboğazında, hayatın zorluklarından nasibini almış, babacığına yardım edebilmek için, yaşıtları çocukluklarını yaşarken ve o küçük dünyalarının hayalleri içinde yoğrulurken o çalışmış, hayatın gerçeklerinin içinde boğuşmuştu. Gençliği ise sırf mücadeleyle geçmişti. Askerliğini yaparken yitirmişti anne ve babasını peş peşe. Bu kutsal görevi tamamlar tamamlamaz yapayalnız bir dünyada hayatın içinde ayakta kalabilmek için savaşmaya başlamıştı. İşte tam bu yoğunluk içindeyken doğmuştu hayatına Esin. Hiçbir art niyet düşünmeden, ne onun zenginliğini, ne elindeki fırsatları, hiçbir şeyi aklına bile getirmeden sevdalanmıştı. Hayaller kurmuş sonunda karşılık bulmuştu. O melun hastalık genç kızı pençelerinin içine alana kadar. Kendine kahretti başını masaya dayayıp. İşe yaramadığını, sevdiği insanı bile kurtaracak gücü olmadığını düşündü hıçkırıklarla sarsılırken. Hiçbir şey yapamamanın acısını canı yanarak hissetti. - Ben beş para etmeyen bir adamım. Bir asalak gibi yaşamaya mahkumum ben.

Kendini suçlamaya başlamıştı var gücüyle. Ne İskender beye kızabiliyordu, ne de başkalarına. Hatta Esin''in başındaki o kötü derdin bile kendisinin yüzünden ortaya çıktığını getirdi aklına: - Ben onu yaşadığı rahat, huzurlu hayatın içinden alıp bu izbe yere getirmeseydim, hasta olmazdı... diye söylendi. İçindeki ateşin etkisiyle fırladı ayağa, eline ne geçerse kırıp dökmeye başladı. Sandalyeleri fırlatıyor, duvardaki resimleri indiriyor, örtüleri dağıtıyordu. Hem ağlıyor hem de bağırıyordu bir yandan: - Benim yüzümden, benim yüzümden bütün bu olanlar... Benim yüzümden!.. DEVAMI YARIN