Kaydet
a- | +A

Adam tuhaf bir şekilde eğdi başını. Korkutuyordu karısının bu hali onu. Bir insanın evladını istiyordu. Bu gerçekleşmezse hayatlarının zindana döneceğini biliyordu artık. Çünkü bunu daha önce de yaşamıştı. Bir daha asla çocuk sahibi olamayacaklarını öğrendikleri zaman evlerine çöküveren kara bulutlar saatleri, günleri, haftaları, ayları, hatta yılları zindan etmiş, mutsuz, umutsuz bir hayatın fertleri olup çıkıvermişlerdi. Hani kasırgadan önce kararan bir hava vardır, tıpkı onun gibi donuk, bunaltıcı, boğucu ve karanlık... Uzun süren psikolojik tedavilerden sonra kendini toparlamıştı Saadet. Karısının yanına geldi bir adımda: - Merak etme sen. Gerekirse ben de gider konuşurum. Durdu, biraz düşündü: - Hatta... Adam parayı seviyor galiba...

Hayretle baktı Saadet kocasına. Onun ne düşündüğünü anlamaya çalışıyor gibiydi. Önder bey devam etti. - Olmazsa ona reddedemeyeceği bir miktar para teklif ederim. O zaman kabul ederler. Ellerini çırptı Saadet. Pencerenin kenarında duruyordu. Odanın ortasına doğru adeta zıpladı: - Evet, evet Önder. Bunu iyi akıl ettin, asla reddedemezler... Hemen, hemen konuşalım bunu... Haydi, hemen gidelim, birlikte gidelim... Ne olur Önder, bir geceyi daha ne olacak diye geçiremem.

Genç adam gülümsedi. Kollarını iki yana açtı: - Tamam o zaman hazırlan haydi, gidip birlikte konuşalım bakalım. Belki şu meşhur Yakup da evdedir. Süratle hazırlandılar. On dakika sonra Önder beyin son model beyaz arabasına binmişler gidiyorlardı. Saadet çok heyecanlıydı. Pantolonunun üzerine bir kazak geçirmişti. Kısacık saçlarıyla çocuk gibi duruyordu. Yolu heyecanla tarif ediyordu kocasına. Sonunda yokuşun başına geldiler. - Buradan yukarıya Önder. Yokuşun en sonunda... - Nasıl yerler buraları, bunca senedir İzmir''deyim, buraları bilmiyorum inan ki.. Güldü kadın heyecanla: - Ben de yeni öğrendim. Zehra hanım sayesinde... Eve geldikleri zaman cılız bir ışık sızıyordu içeriden. Belli ki oturuyorlardı. Hemen arabayı park edip indiler. Saadet hanım acemi olmayan rahat tavırlarla kapıya doğru yürüdü: - Haydi Önder, gel, çok heyecanlıyım... *** Zehra küçük kızı Emine''nin temizliğini yapmış, karnını doyurmuş, yatırmıştı. Pişirdiği bir tencere çorbayı tutacakla tutarak sininin üzerine koydu. Ekmekleri eliyle bölerek dağıttı çocukların önüne. Hepsine birer kaşık uzattı.

- Haydi bakalım, için.

Asiye biraz gözünü açmıştı. Ama akşamları bir tuhaf oluyor, sanki dut yemiş bülbül gibi konuşmuyordu. Oysa öylesine tatlı dilli, öylesine güzel konuşan ve aynı kuş gibi şakıyan bir kızdı ki. Zehra onun bu suskunluğunu hastalığa yoruyor, daha iyileşmediğini düşünüyordu. Oysa biraz bilgili olsa ve hastahanedeki doktorun dediklerini iyi bir şekilde irdeleyebilseydi, Yakup''un eve geliş saatlerinde çocuğun psikolojisinin bozulamaya başladığını, bütün bunların sebebinin babasına duyduğu korku yüzünden olduğunu anlayacaktı. Kendisi yemiyordu. Tuncer sordu ona: - Sen neden yemiyorsun ana? - Canım istemiyor oğlum, babanı bekleyeyim. Küçük çocuk öfkeyle mırıldandı: - O gene sarhoş gelir. Her gece, her gece içiyor artık... Bir şey demedi Zehra. İçinin acıdığını hissetti. Çocuklarına karşı kocasını savunacak bir şeyi de kalmamıştı. Bunun ıstırabı kavurdu yüreğini bir kor gibi. "Ne acı!" diye geçirdi içinden. "Benim Yakup''um böyle olsun ha?" "Hey koca şehir, sen neymişsin böyle?"... Kapıdan gelen seslerle irkildi. Birisi bağırıyordu adını: - Zehra hanım, Zehra hanım... - Hayırdır inşallah... diyerek kalktı. Kim ola ki bu saatte? DEVAMI YARIN