Kaydet
a- | +A

O gece uyuyamayan sadece Tarık değildi. Hakan da yatağına girdiği andan beri dönüp duruyor, bir türlü rahatlayamıyordu. Zor nefes alıp veriyordu sanki. Sonunda dayanamayıp kalktı. Sokak kapısını açıp bahçeye çıktı. Küçük bahçelerinde bir söğüt ağacı vardı yaprakları yerlere kadar sarkan. Akşamüstleri onun altında oturup dantel örerdi Meserret hanım. Oğlu için durmadan çeyiz hazırlıyordu. Hakan bir sigara yakıp ağacın altındaki tahta kerevete oturdu. Canı sıkılmıştı akşamüzeri. Hülya her zamanki gibi umursamaz davranmış, kalbini kırmıştı delikanlının. Bir kere bile olsun güzel, sıcak bir söz işitmemişti genç kızdan. Oysa ona karşı hissettiği duyguları biliyor, adeta bu duygularla alay ediyordu. Bu akşam her şeyi etraflıca konuşmaya karar verdi. Arkasına dayandı. Gözlerini gökyüzüne çevirdi. Havadaki o garip ışığı o da fark etmişti. Arkasında bir hışırtı duyarak hızla döndü. Meserret hanım kapının ağzında durmuş kendisine bakıyordu uykulu gözlerle: - Hakan, yavrum, iyi misin? - İyiyim anne! Uyuyamadım sıcaktan... Yaşlı kadın yalpalayarak geldi oğlunun yanına. Beş altı senedir dizlerindeki romatizma yüzünden zor yürüyordu. Hele rutubetli havalarda dayanılmaz ağrıları oluyordu.

- Ben de nefes alamıyorum sanki... Sular bile kaynar akmaya başladı kaç gündür... Bir kere daha olmuştu böyle boğucu sıcaklar bir ay kadar önce... O zaman da kaynar aktıydı sular, hatırladın mı? Gerçekten de yaz başında bir iki gün süren böyle bunaltıcı bir hava yaşamışlardı. Hakan başını salladı: - Bütün şehir uyanık. Kimse gözünü kırpamıyor... Meserret hanım bahçeye göz gezdirdi karanlıkta: - Oğlum bir ilaç bulsan, sinek çoğaldı yine... Bu söğüdün gölgesi iyi güzel de, sineği çok... Hem sıcak, hem sivri sinek... Gülümsedi delikanlı: - Tamam anne, yarın hallederim, ilaçlarız.

- Bu ara karıncalar da çoğaldı. Mutfağa kadar girmişler... Hakan sigarasından son bir nefes daha çekip söndürdü tahta masanın üzerindeki teneke tablada: - Hayvanlar da şaşırdı, bunaldı... Bir müddet sessizce oturdular. Sonunda Meserret hanım dayanamadı: - Hülya''yı gördün mü bu gün? Başını salladı genç adam. Oğlunu süzdü yan gözle yaşlı kadın. Aslan gibiydi. Siyah saçları alnına bir tutam halinde düşüyor, siyah gözleri gecenin karanlığında bile ışıl ışıl parlıyordu. Keskin yüz çizgileri mehtap ışığında oldukça muntazam görünüyordu. Sivri ama büyük olmayan bir burnu vardı. Dudaklarının kenarındaki sert çizgiler yaşından büyük bir hava veriyordu yüzüne. Sakalları hafifçe uzamıştı. Mırıldandı genç adam başını çevirmeden: - Gördüm. Uğradım Mahmut amcaya akşam... Yaşlı kadın oğlunun çok da mutlu olmadığını hemen anlamıştı. Başka bir şey sormadı. Hakan kendiliğinden devam etti: - Bu akşam buluşacağız Hülya''yla. Oturup her şeyi konuşacağım artık. Uzatmanın bir anlamı yok! Meserret hanım eliyle oğlunun sırtını sıvazladı: - Sakın kızı üzme oğlum, kadınlar narin olur, kolay kırılır. Hülya iyi kız. Bakma sen, gençliğin verdiği cahillikten nazlanıyor. Yoksa sen askerdeyken senden haber alabilmek için kaç defa gelirdi kapıya. Senin lafın geçtiği zaman o mavi gözleri parlayıverirdi. Hem artık bu iş tamam gibi. Anası razı, babası razı. Bir resmiyete kaldı. Konuşursunuz yarın, hemen Mustafa amcanlara söyleriz, hep beraber gider isteriz hayırlısıyla. Formaliteden...

Hakan gözlerini açıp kapattı. İçinde bir sıkıntı vardı sebebini çözemediği. Yine de gülümsedi usulca: - Tamam anacığım. Hallederiz. Seninde benim de muradımız olur böylece... DEVAMI YARIN