Kaydet
a- | +A

Sabah yaklaşık bin yedi yüz metre yükseklikteki Hakkari bölgesinde hava soğuk ama insanı üşütmeyen bir ayazla başlardı. Nedense üşümezdi insan oraların soğuğunda. Belki alıştığı için, belki de yumuşak bir soğuk olduğu için. Ama kış iyice bastırdığı zaman bu mülayimlikten eser kalmazdı. O zaman bir sırtlan gibi gösterirdi dişlerini kış. Dayanılmazdı neredeyse. Kapanırdı herkes kerpiç damlarının içine. Bir tezek kokusu sarardı her tarafı. Oktay hem yaşadığı farklılıktan, hem de bulunduğu yerin havasından olsa gerek erkenden kalktı. Oysa İstanbul''dayken en zor gelen şeydi erken kalkmak. Uykuyu severdi küçüklüğünden beri. Tahta kapıyı açıp dışarı çıktı. Evin yan tarafındaki küçük damdan sesler geliyordu. Eğilip girdi içeriye. Annesi koyunların başına oturmuş süt sağıyordu. Bir de kuzu vardı yan tarafta. Sevgiyle gülümsedi genç adam: - Günaydın... Erkencisin. Kezban başını çevirmedi, dikkatini işinden ayırmadan cevap verdi: - Burada böyledir. Erken kalkılır. Bu hayvanlar otlamaya gidecek. Aç olmaz. Kuzuyu da keseceğim bugün senin için. Dehşetle açtı gözlerini Oktay: - Hayır, sakın ha! Öyle bir şey yapma. Bırak büyüsün... Kıyamam bu güzele ben. Kucakladı yavruyu. Siyah ayaklarını çırptı ürkerek kuzucuk. Yanağını onun kafasına sürdü delikanlı: - Canım benim, güzel karagözüm. Kıyılır mı hiç bu minicik şeye... Kezban hayretle seyrediyordu oğlunu. Şaşırmış bir tavırla iki yana salladı başını: - İyi ya... kesmem o zaman. Peynire, pilava talim edersin. Kollarını arkaya doğru attı Oktay, gülerek: - Ben razıyım... dedi.

Sağma işi bittikten sonra sopasına dayanarak kalktı kadın. Elindeki bakraç dolmuştu. Köpükler vardı mis gibi koyun sütünün üstünde. Önden yürüdü, Oktay da peşinden. İçeri girdiler. Genç adam gülerek sordu: - Sana neden dilsiz nine dediler? Hiç konuşmuyormuşsun... öyle mi? Kezban yan gözle baktı oğluna. Kaşının biri kalktı havaya. Acı bir gülümseme belirdi dudaklarında bir yel gibi... - Ne konuşacaktım ki... sesimi duyan mı vardı?.. Dağlara çıkıp konuştum ben... haykırdım orada ama... nafile... Öyle sıradan şeylermiş gibi anlatıyordu ki bunları şaşırmamak elde değildi. Sanki gelişigüzel bir şeylerden bahsediyormuş gibiydi. Toprak bardaklara doldurdu sütü. Lavaş ekmeğini çıkardı, ortadan böldü eliyle. Bir de mis gibi yağlı koyun peyniri koydu sofraya. Hepsini kendi yapmıştı. Bir tabakta da kaymak çıkardı. Yayvan bir tabağın içine reçel koydu. Kara gözleri ışıldıyordu.

- Haydi gel, doyur karnını, Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin...

Oktay ayaklarını altına alıp oturdu. Mis gibi lavaş ekmeğinden koparttı, bir parça peynir aldı ağzına. Mis gibiydi hepsi. Sıcacık sütten içti neredeyse bir yudumda bardağın yarısına gelerek. Elinin tersiyle sildi ağzını. Kendisini buraya ait hissetti. Gözlerini kapattı lokmasını çiğnerken. Hayatından memnundu. Birden Kezban''ın dudaklarından dökülen soruyu duyana kadar: - Ne zaman döneceksin? Hayretle açtı gözlerini. Kırgın bakışlarla süzdü annesini: - Gitmemi mi istiyorsun? Burada olmamdan memnun değil misin yani? - Senin yerin burası değil. Burada olamazsın sen. Aklına bile getirme sakın.

Kezban gayet rahat bir tavırla söylüyordu bu sözleri. Kendinden son derece emindi.

- Ben... ben seninle yaşamak istiyorum ama... Hayretle kaldırdı kara ama yorgun gözlerini kadın. Uzun bir süre baktı oğluna. Bu bakışlarda bir yabancılık hissetti Oktay. İrkildi. Korku sardı yüreğini bir anda. Tedirgin oldu. Başını çevirdi annesinin yüzünden. O ise sanki takılı kalmıştı oğlunun yüzüne. Dakikalarca sürdü sessizlik. Sonunda kadının boğuk sesi bozdu bu sessizliği: - Senin yerin burası değil, evin de burası değil. Geldiğin yere döneceksin... Doktorla hanımının yanına...

DEVAMI YARIN