Hakan alnında biriken terleri elinin tersiyle sildikten sonra dudaklarının arasına sıkıştırdığı küçük çivilerden bir tanesini alıp önünde iskelet halinde duran koltuğun koluna çaktı. Bir adım geri çekilip baktı. Arka cebinden bir metre çıkartıp oturma yerini ölçtü, kulağının ardındaki kurşun kalemle çıkan ölçüyü yazdı tahtanın üzerine. Geriye doğru attı belini elini arkasına götürüp tutarak. Sabahtan beri ellerindeki oturma grubunu yetiştirmek için uğraşıyorlardı. Ustası Nafiz bey Hakan''ı çok severdi. Delikanlı meslek lisesini bitirmiş, liseye giderken de aynı zamanda Nafiz ustanın yanında çalışmıştı. Meserret hanımın tek arzusu oğluna kendi atölyesini açabilmekti. Rahmetli kocasından üç beş kuruş para, bir de oturdukları tek katlı ev kalmıştı. Çok şükür yetip gidiyordu. Hakan da askerden döner dönmez nafiz ustanın atölyesinde kaldığı yerden devam ediyormuş gibi işe başlamıştı. Orada çalışanların hepsinin ustasıydı. Nafiz beyden sonra gelen adamdı atölyede. İyi de kazanıyordu. Delikanlının son günlerdeki arzusu bir araba alabilmekti. Böylelikle Hülya''yla daha çok gezebilecek, genç kız itiraf etmese bile kendisinin anladığı, onun o yükseklerde dolaşan arzularını biraz olsun tatmin edebilecekti. Hakan Hülya''yı çok iyi tahlil edebiliyordu. Genç kızın hayalleri, düşünce tarzı ve kendisine karşı olan küstah tutumu endişelendiriyordu delikanlıyı. Hiç yüreğindeki sevgiyi doya doya yaşayamamıştı. Hep yanı başında tedirginlikler, sıkıntılar olmuştu. Hele bir evlenebilse... Bütün hepsi silinip gidecekti. Mahmut Başaran ve karısı onların evlenmelerine razıydı. Annesi de itiraz etmiyordu Hülya''nın gelini olmasına. Tek pürüz Hülya''nın kendisiydi...
Bir sigara yaktı. Ortalıkta dolaşan on bir on iki yaşlarındaki çocuğa seslendi: - Burak! Soğuk bir gazoz kap gel bakayım, haydi... Gözü kolundaki saate ilişti. Yedi buçuğa geliyordu. Heyecanlandı bir anda. Belki birazdan gelirdi Hülya. Hemen elindeki çekici bıraktı. Ellerini iyice açarak tulumuna sürdü. Küçük çocuk yıldırım gibi getirmişti gazozu. Kısa zamanda içip bitirdi. Elinin tersiyle ağzını kuruladıktan sonra seslendi çocuğa: - Topla şuraları bakayım... - Bitti mi usta? - Bitti. Bu günlük bu kadar... Yorulduk artık. Sen de etrafı toplar gidersin. Nafiz usta gelmeyecek.
Çocuk yıldırım gibi fırladı. Dükkanın arka tarafına gidip tulumunu çıkarttı. Elini yüzünü yıkadı güzelce. Serinleyemedi. Kafasını çeşmenin altına soktu olduğu gibi. Sırılsıklam olmuştu. Anacığının haftada iki defa yenisini gönderdiği beyaz havluyla kurulandı. Duvarda asılı duran mavi, kareli gömleğini giydi. Bir ucu kırık aynanın karşısında cebinden çıkarttı plastik tarakla güzelce taradı saçlarını. Sakalları iyice uzamıştı. Kesmeye niyetli değildi. Bir keresinde Selda ve Hülya''yla birlikte onların dükkanında otururlarken laf arasında söylemişti Hülya sakalı sevdiğini. Hemen kesmişti tıraş olmayı. Uzatacaktı. Eliyle yüzünü sıvazladı. Zayıflamıştı son günlerde. Hem çok çalışıyordu hem de yüreğindeki tedirginlik yiyip bitiriyordu genç adamı. Tekrar dışarı çıktı. Burak pırıl pırıl yapmıştı beş dakikada etrafı. Gülümsedi: - Aferin! Canavar gibisin be... Küçük çocuk mahcup ama keyifli bir şekilde gülümsedi. Elini cebine daldırıp bir beş yüz bin liralık banknot çıkartıp uzattı: - Al bakalım, gider bir şeyler yersin, dondurma falan... Sakın avarelik yapma görmeyeyim. Haydi, ben dükkanı kilitlerim. Çocuk memnun bir şekilde parayı kaptığı gibi birkaç teşekkür cümlesi mırıldanarak fırladı. Sevgiyle baktı onun ardından Hakan. Dışları çıkıp kapıyı kapattı, kocaman kilidi taktı kepenklere. Var gücüyle çekip indirdi aşağıya. Büyük bir gürültüyle kapandı. Kilitleyip ayağa kalktı, etrafına bakındı. Yan komşusu manav Hüseyin atıldı: - Erkencisin Hakan! - Arkadaş gelecek Hüseyin ağabey.
Başını eğip utangaç bir tavırla mırıldandı: - Hülya!
Bu sırada genç kız karşıdan görünmüştü. Gözleri parladı delikanlının. Hemen o tarafa doğru atıldı koşar adımlarla... DEVAMI YARIN

