Nazif usta yüzünü masaya kapatmış, omuzları sarsıla sarsıla ağlayan genç adamı teselli edecek bir tek kelime dahi bulamıyordu. Sadece kahvedeki diğer müşterilerin meraklı bakışlarını görünce öfkeyle bağırıyordu onlara: - Ne var be! Ne bakıyorsunuz, maymun mu oynuyor burada, insanların derdi var yahu! Selim çaresizliğin pençesinde ağlamaktan başka yapacak hiçbir şey bulamıyordu. Yaş dolu gözlerini kaldırarak boğuk bir sesle konuştu: - Ben yüz elli milyonu ne zorluklarla bulmuşken, on beş milyarı nasıl bulurum ağabey, kimden isterim, nasıl öderim. Karım ölecek bulamazsam... Ben ne yapacağım, bir akıl ver bana Nazif ağabey... Şişman kahveci de ağlamaklıydı. Dut yemiş bülbül gibi konuşmadan bakıyordu onun yüzüne. Laboratuvarda bütün gücünü toplamayı başarmıştı Selim. Doktorun odasından çıktıktan sonra birkaç dakika koridorda durmuş, kendine gelebilmek için sürekli telkinde bulunmuştu bedenine. Sonra dudaklarına yerleştirdiği sahte bir gülücükle bekleme odasına dalmıştı: - Aldık sonuçları, bir şey yok. hamileliğin etkisi olabilirmiş. Bir de bünye... Üşüttüğü zaman baş ağrısı yaparmış. Sanıyorum sinüslerle ilgili bir şey. Önemli değil yani... Esin rahatlamıştı. Sevgiyle baktı kocasına: - Ben demedim mi size... Boş yere telaşa kapıldınız işte.
Suna dikkatle Selim''e bakıyordu oysa. Onun gözlerindeki korkunç hüznü görmüştü. Yalan söylediğinin farkına varmıştı. Korkuyla bekledi yalnız kalmayı. Ancak eve geldikten sonra bulabildi bu fırsatı. Esin hemen yatmıştı. Çok geçmeden de uyudu. Mutfakta, dip tarafta ağlarken buldu Suna arkadaşının kocasını. Hızla yürüdü ona doğru. Sesine hakim olmaya çalışarak bağırdı: - Neler oluyor söyle? Söyle Selim... Genç adam boğuk bir sesle, gözlerinden süzülen yaşlara aldırmayarak fısıldadı: - Ölecek Suna, o ölecek. Beyninde tümör var...
- Aman Ya Rabbim... Olamaz... Hayır, bir yanlışlık olmalı muhakkak. Olamaz... Olamaz... Selim çaresizce başını salladı. Artık yağmur gibi süzülüyordu gözyaşları yanaklarından. Kesik kesik anlattı doktorun söylediklerini. Ameliyatın gerekliliğini ve böyle bir tedavinin kaça mal olacağını. Suna ise öfkeyle haykırdı: - Ne demek, gider İskender beyle konuşuruz. Kızı. Bir baba böyle bir durumda da öfkesinin kurbanı olursa yuh olsun ona.
Selim irkildi: - Ben, ben, nasıl giderim Suna? Genç kız gözlerini kısarak baktı ona: - Bana bak... diye fısıldadı dişlerinin arasından. Böyle bir durumda insan katil bile olur, aptal mısın sen? Bir gurur yüzünden bir insanın hayatı gidecek. Hem de canından sevdiğin insanın, senin gururun mu önemli yoksa Esin''in hayatı mı? Sesini çıkartmadı Selim. O gece ikisi de hiç uyumadılar. Zaten Suna arkadaşının yanına kıvrılıyordu, Selim de yerde, şiltenin üzerinde yatıyordu. Yatağa bile girmedi genç adam. Yere oturup ellerini dizlerinin üzerine bağlayarak sabaha kadar sessizce ağladı. Sabah erkenden yüzünü yıkayıp işe gideceğini söyleyerek çıkmıştı. Ne çalışacak gücü vardı, ne de başka bir şey yapacak.. Doğruca Nazif''in kahvesine gelmiş, bir masaya oturup ağlamaya başlamıştı. Yanına gelen kahveci durumu öğrenince söyleyecek hiçbir şey bulamamış, sadece etrafına bağırıp çağırarak üzüntüsünü dağıtmaya başlamıştı. Yine de dayanamadı, usulca eğilip sordu genç adama: - Oğul, kayınpederine gitsen... Başka çaren yok ki... Başını kaldırdı Selim. Berbat bir haldeydi. Fısıldadı zor duyulacak bir şekilde: - Gideceğim Nazif ağabey, gideceğim... DEVAMI YARIN

