Kendisini Karamürsel meydanına indiren helikopter kulakları sağır eden gürültüsü ve insanı fırlatan rüzgarıyla yeniden havalandı. Orta yerde kalmıştı Hülya. Üstü başı perişandı. Etrafına bakındı. Bütün insanlar meydana toplanmıştı sanki. Kimsenin ona aldırdığı bile yoktu. Gözyaşları içinde birbirlerine sokulmuşlar, açık arazide biraz olsun güvende hissetmişlerdi kendilerini. Hava çok sıcaktı. Etrafta yüzü gözü kan içinde insanlar dolaşıyordu. Bir sürü yaralı yan yana yatırılmıştı sırayla. Gelen helikoptere taşınmıştı... Diğerleri de gelip kendilerini götürecek olanları bekliyorlardı. Bu manzaranın görüntüsü dehşet içinde bırakmıştı genç kızı. Bir anda işin vahametini kavramış gibi evinin olduğu tarafa doğru koşmaya başladı. Sokaklarına girdiği zaman evlerinin yerinde yükselen enkazı gördü. Oturduğu apartmanın beşinci ve dördüncü katının enkazı gözüküyordu sadece. Toprağın içine gömülmüştü ailesi. Yüzünü avuçlarının içine aldı. Bir anda sanki bir şey yapacakmış gibi atıldı enkazın başına. Elinde geçirdiği, taşıyabildiği taşları, tuğla parçalarını, betonları alıp alıp savurmaya başladı. O sırada bir adam yaklaştı yanına:
- Bacım ne yapıyorsun?.. Geç şu tarafa...
- Annem, babam kardeşim, Selda! Hepsi bunun altındalar...Onları çıkartacağım... Yardım edin...
Adam kollarından tutup kaldırdı genç kızı.
- Gel bacım şu tarafa. Şimdi ekipler gelir, meraklanma sen. Senin yapacağın iş değil bu!
- Ama... Onlar bunun altında... Vakit geçiyor, ölecekler.
Adam dudaklarını ısırdı üzüntüyle... Yutkundu:
- Bir şey olmaz bacım, kurtarırlar, gel hele sen otur şurada...
Gücü tükenmişti zaten. Bırakıverdi kendini adamın kollarına. Sürüklenerek yürüdü onunla birlikte. Enkazdan savrulan büyükçe bir betonun üzerine çöktü. Ağlamak, bağırmak istiyor ama kilitlenmiş gibi ses çıkmıyordu dudaklarından. Gözlerini artık bir yıkıntı haline gelen evine dikti. Etraftan çığlıklar, feryatlar geliyordu. Ağlayan, bağıran, inleyen insanlar kendilerini sevdiklerini içine alan enkazlara atılıyorlar, feryat ediyorlardı. Korkunç bir manzara vardı. Dayanılacak gibi değildi yaşananlar... Yaklaşık dört saat kadar oturdu Hülya hiç kımıldamadan enkazın başında. Gelen giden yoktu. Hiç kimse gelip bir taş kaldırmaya bile yeltenmemişti. Kim kime yardım etsindi ki? Hiçbir şey düşünemiyordu. Sadece karşısındaki taş ve tuğla yığınının altındaki ailesi vardı gözünün önünde. Artık onların yaşadıkları umudu da yoktu. Cansız vücutlarına bari ulaşabilseydi... hayatında böylesine ciddî bir üzüntüyle hiç karşılaşmanın, ıstırabın ne olduğunu dahi bilmeyen gencecik bir yürek, acıyı birden ve böylesine yoğun bir şekilde karşısında görünce kilitlenmiş, şaşırmıştı sanki. Kollarının ve bacaklarının sancıdığını hissedip usulca kalktı saatler sonra. Tarık... Gidip ona bakacaktı. Ayaklarını sürüyerek koştu. Sahil tarafına döner dönmez aklına dükkan geldi. Hemen yolunu değiştirdi. Dükkanın olduğu yere geldiği zaman gözlerine inanamadı. Her yer denizdi... Tüm sahil sular altındaydı. Ne dükkan vardı ortada ne bir şey... İçinin çekildiğini hissetti. Hiç oyalanmadı orada. Yalpalayarak koştu. Villaların girişine geldiği zaman heyecandan düşüp bayılacaktı neredeyse. Bütün villalar sanki yanı başlarında yaşanan bu afetten bihabermiş gibi ihtişamla duruyorlardı. Hiçbir şey olmamıştı. Koşarak ilerledi iki tarafı ortancalarla dolu parke kaplı yolda. Tarıkların evinin önüne gelince panjurların kapalı olduğunu gördü. Tuhaf bir tedirginlik kapladı yüreğini. Bahçeden içeri girip kapıyı yumrukladı:
- Tarık! Tarık... Kapıyı aç Tarık...
Arkasında bir ses duyarak hızla döndü. Villaların bekçisi merakla bakıyordu ona:
- Ne aradın bacım? Yok onlar...
- Yok mu? Neredeler, bir şey mi oldu?
- Yok bacım, bir şey yok, toplanıp evlerine döndüler. Kapattılar burayı, bir daha gelmeyecekler... Epey oldu gideli...
Oracığa çömeliverdi kendini tutamayarak. Omuzları sarsıldı. Başını ellerinin arasına alıp hıçkırmaya başladı...
¥ DEVAMI YARIN

