Tarık sigarasını değişik bir şekilde fırlattı parmaklarının arasından. Hafifçe bir omzunu kaldırmış, gözlerini kısarak bakmıştı uçan izmaritin arkasından. Alaycı bir tebessüm yerleşti dudaklarına. Hülya koşar adımlarla geliyordu. Krem rengi bir etek, kırmızı , kısa kollu bir bluz giymişti. Saçlarını omuzlarına bırakmış, mavi gözlerinin altına hafifçe boya sürmüştü. Çok hoş görünüyordu. Tarık beğeniyle baktı yüzüne: - Ne kadar güzelsin bugün? Şımarık bir şekilde kahkaha attı kız. Neşeli bir tavırla gözlerini süzdü: - Nasılsın? Nereye gideceğiz? - Bizim çocukların yanına gidelim. Sahilde, kafeteryada oturuyorlar. Birden donuklaştı genç kız. Oysa bu ikinci buluşmalarında yalnız kalacaklarını sanmıştı. Fark etti ondaki huzursuzluğu Tarık: - Ne oldu? Bir şey mi var? Diye sordu yumuşak bir şekilde. Hülya hissettiklerini saklamaktan hoşlanmayan bir yapıya sahipti. Gücenmiş bir ses tonuyla mırıldandı: - Yalnız kalacağımızı sanmıştım. Tarık gülümsedi. Elini onun omzuna attı: - Yalnız kalacak vaktimiz çok olacak hayatım. Şimdi, bir an önce seni çevremle tanıştırmak istiyorum, herkes bilsin, görsün, öğrensin istiyorum. Yoksa evlendiğimiz zaman çok yalnız kalacağız.. Hülya yumuşayıvermişti. Sevinçle kıkırdadı. - Ne bileyim ben... Ya benimle dalga geçerlerse. Ne de olsa ben onların muhitinden değilim... - Seninle dalga geçmek demek benimle geçmek demektir. İşte bunu öğrenmeleri için götürüyorum seni oraya. Meraklanma, kimse cesaret edemez buna.
Hemen parke taşlı yola kıvrıldılar. Yan yana ama birbirlerine çok yakın yürüyorlardı. Tarık usulca uzattı elini ve genç kızın elini tuttu. Hülya ürperdiğini hissetti. Heyecandan adımlarını şaşırmıştı bir anda. Yolun iki tarafında pembe ortancalar dikiliydi. Villaların önünden gidiyordu yol. Evlerin bahçelerinde rengarenk güller süslüyordu her tarafı. Mis gibi bir gül kokusu sarmıştı her tarafı. İlk defa geliyordu Hülya buraya. Bunca senedir burunlarının dibinde duran bu kısmı belki cesaretsizlikten, belki vakitsizlikten, ama ne olduğunu kendisinin de bilmediği bir sebepten girip dolaşmamıştı. Muhteşemdi her şey. Yüz metre ötedeki Karamürsel''in kenar mahalleleriyle burası arasında dağlar kadar fark vardı. Az ileride denize doğru uzanmış, istiridye şeklinde bir yapı gözüktü. Kafeterya orasıydı. Tarık eliyle önlerinden geçmekte oldukları evi işaret etti: - Bak bizim ev burası. Annemle babam evde değil herhalde, komşulara gitmişlerdir iskambil oynamaya. Başka türlü vakit geçmiyor burada biliyorsun. Bizimkiler pek denize girmeyi de sevmezler. Sen giriyor musun? Omuzlarını kaldırdı Hülya: - Bazen, babam izin verirse. Kimse olmadığı zaman müsaade ediyor girmemize. Ben pek iyi bilmem yüzmesini. Tarık güldü: - Ben sana öğretirim ileride... Kafeteryanın merdivenlerini çıkarlarken Hülya''nın içine tuhaf bir tedirginlik oturdu. Sıkılmıştı bir anda. İçeriden gençlerin sesi geliyordu. Kaç senedir dükkanda sadece hizmetlerine baktığı ve her seferinde imrenerek takip ettiği bu şahısların arasına karışacağını bilmek bir garip yapmıştı genç kızı. Sanki artık onlardan birisiymiş ve bu nedenle eski kişiliğinden sıyrılıp kurtulması gerekiyormuş gibi bir duygu içindeydi. Ama nasıl bir kılığa bürüneceğini kendisi de bilmiyordu. Tarık sırtından hafifçe öne doğru itti onu: - Bakın arkadaşlar, size Hülya''yı tanıştırayım... ¥ DEVAMI YARIN

