Hülya gözlerini açtığı zaman baş ucunda üzerine eğilmiş geniş bir yüz gördü. Şaşkınlıkla neler olup bittiğini anlamaya çalıştı. Kalkmaya yeltendi yattığı yerden. Geniş yüzün sahibi hemen atılıp omuzundan bastırarak yatırdı onu: - Kalkmayın küçük hanım, yatmanız lazım. Kolunuzda serum var! - Neredeyim ben? - Burası hastahane küçük hanım. Garnizonun hastahanesi.
- Yani? Neler oluyor Allah aşkına? Ailem, annemler... Onlar öldüler değil mi? Ağlamaya başlamıştı hıçkırarak. Geniş yüzlü adam onu teselli etmeye çalıştı: - Şimdi düşünmeyin bunu lütfen. Çok büyük bir felaket yaşandı. Kayıp çok yüksek tahmin ediliyor. Ne olur, sizin gibi yardımcı olmam gereken çok yaralı var. Bana güçlük çıkartmayın. Uslu uslu yatın burada... Hülya çaresizce bıraktı yastığa başını. Kolunda hafif bir sızı vardı. Usulca çevirdi başını. Serum takılıydı. Buraya nasıl getirildiğini hatırlamıyordu. Bundan sonra ne olacağını, ne yapacağını da düşünemiyordu. Yaşamış olduğu şokun etkisindeydi hâlâ. Kendisini çok yorgun hissediyordu. Gözleri kapanıyor, uyumak istiyordu. Birden ayak ucunda iki kişi belirdi. Orta boylu, tıknaz bir adamdı bir tanesi. Oldukça esmerdi. Elinde bir sürü kağıt tutuyordu. Üzerinde komando elbisesi vardı. Yanındaki adam ise beyaz önlüklüydü. Doktordu besbelli.
- Nasılsınız küçük hanım? Diye sordu beyaz önlüklü olan. Başını iki yana salladı, dudakları büzüldü, cevap vermek yerine ağlamayı tercih etmişti. - Biraz sakin olun, hayatınız kurtuldu. Şimdi sizin kimliğinizi öğrenmek zorundayız. Adınız, soyadınız? - Hülya... Hülya Başaran...
- Nerede oturuyorsunuz küçük hanım? Şaşırmıştı Hülya. Garip bir şekilde baktı adama: - Burada, burada oturuyorum... Karamürsel''de... Doktor ve üniformalı adam gülümsediler.
- Burası Karamürsel değil küçük hanım İstanbul... İstanbul''a getirdik sizi. Askeri hastahanedesiniz. Helikopterle getirdik. Garip bir tedirginlik kapladı genç kızın vücudunu. Korkarak baktı çevresine. Kekeledi: - İs... İstanbul mu? Ama ben...
Onun fazla konuşmasına imkan tanımadı adamlar. - Haydi bakalım, iyice dinlenin siz. Yaranız yok. Hayati tehlikeniz ise hiç yok. Burada biraz sakinleştikten sonra gideceksiniz... Gözlerini kırpıştırdı. Mavi gözleri dehşet içinde açılmıştı. "Gideceksiniz!" İyi de nereye? Ne evi kalmıştı, ne barkı kalmıştı. Anası, babası, kardeşi hepsi enkazın altında ezilip ölmüştü. Beş parasız, orta yerde tek başınaydı.
- Ne yaparım ben? Diye düşündü. Aklına Tarık geldi. Tarık! Ya ona da bir şey olduysa? Korkuyla sarsıldı. Kendisini bekleyecekti sahilde. Eğer oradaysa kurtulmuştu muhakkak. Bir an önce kalkıp gitmek istiyordu artık. Sıkılarak baktı seruma. Neredeyse bitiyordu. İyi de buradan oraya nasıl dönecekti? Yanında ne parası vardı, ne bir şeyi... Doktor tekrar içeriye girdiği zaman usulca çağırdı yanına: - Ben... ben çıkınca Karamürsel''e dönmek zorundayım. Evimin başına. Belki ailem... Yutkundu... Çaresizce baktı. Sanki derdini anlatmış gibi sustu. Doktor gülümsedi: - Merak etmeyin, Sizi göndeririz oraya tekrar. Helikopterler durmadan gidip geliyor, yaralı taşıyorlar. Onlardan biriyle dönersiniz. Ben konuşurum. Rahatlamıştı. Bir an önce bitmeliydi şu kolundaki serum. Tarık''ı arayacaktı. Ondan başka kimsesi kalmamıştı.
DEVAMI YARIN

