Vehbi, Adapazarı''ndan gelmişti Karamürsel''e. Ayakkabıcılık yapıyordu. Küçük bir dükkanı vardı ve çevresinde çok tutulan bir esnaftı. Meserret hanımların en yakın oldukları komşularıydı. Hakan askerdeyken bütün işini görmüştü yaşlı kadının. Hiç yalnız bırakmamışlar, her şeyine koşmuşlardı. Her zaman söylerdi kadına: - Ben de senin bir evladınım Meserret teyze. Hakan''dan farkım yok! Bak, benim de anam yok, seni koydum anam yerine.
Gerçekten Meserret hanım da ayırmazdı bu iyi kalpli adamı öz oğlundan. Karısı Esma da tıpkı onun gibi merhametli, iyi yürekli bir kadındı. İki tane oğulları vardı. Biri ortaokul birinci sınıfta, diğeri ilkokul üçüncü sınıfta okuyan. Kendi hallerinde bir aileydiler. Esma hemen içeriden bir sandalye kapıp geldi, koydu Meserret hanımın yanına: - Sıkma canını teyze, takılmıştır bir arkadaşına. Belki senin gelinin yanındadır. Bilirsin, gençlik, sevdalısını görünce dünyayı unuturlar... Başını iki yana salladı yaşlı kadın olumsuz bir şekilde: - Yapmaz Esma! Bilmez miyim oğlumu... Kendinden çok beni düşünür o! - Eh o zaman bekle bakalım, Vehbi bulur gelir şimdi onu. Hem aklına kötü şeyler getirme... Kötü bir şey olsa, avuç içi kadar yer burası. Hemen duyulur...
Başını sallamakla yetindi kadın. Gözleri yola dikili öylece bekliyordu.
Vehbi yanında büyük oğlu olduğu halde sahile doğru yürüdü. Küçük Orçun eliyle işaret etti: - Tam şurada gördüm baba! Arkası dönüktü.
- Gel bakalım oraya... Hızlı adımlarla Hakan''ın görüldüğü yere doğru ilerlediler. Karanlık iyice çökmüştü. Bulundukları yerin elektrik lambası yanmıyordu. Yan taraftaki çay bahçesinin ışıklarıyla aydınlanıyordu etraf. Gözlerini kısarak baktı Vehbi. Çocuğun işaret ettiği yerde bir karaltı vardı. Der top olmuş gibi çömelmişti sanki. Yavaşça yaklaştı. Bir insandı bu. Ön tarafına uzattı başını. Hakan''ın yüzü hafifçe parladı çay bahçesinin ışığının yansımasıyla. O da çömeldi yanına: - Hakan, aslanım, ne yapıyorsun burada? Genç adam usulca kaldırdı başını. Acınacak bir bakışla süzdü Vehbi''yi... Gözleri davul gibi şişmişti ağlamaktan. Yanakları, sakalları hâlâ ıslak, parlıyordu. - Ne oldu oğlum, bu ne hal? Başını iki yana salladı. Konuşmak istedi. Bir hıçkırık engel oldu kelimelerin çıkışına. Boğuk bir ses çıktı sadece. Ani bir hareketle yanı başına kadar sokulan adamın omzuna bıraktı kafasını. Sarsılarak ağlamaya başladı. Vehbi şaşırmış, onun sırtını sıvazlıyordu.
- Aslanım benim, söyle ne olur, bak anacığın meraktan ölüyor zavallı kadın, ne yapıyorsun burada? Nihayet anlaşılır birkaç kelime döküldü genç adamın dudaklarından: - Gitti Vehbi ağabey! Bitti artık. Hülya yok artık... Vehbi meseleyi biraz anlamıştı. İki gencin aralarında bir tatsızlık yaşandığı açıktı. Gülümsedi: - Ben de bir şey sandım yahu... Dur hele bakalım, ne oldu, anlat, yakışıyor mu bu haller sana, erkek adamsın sen! Kollarından tutup kaldırdı delikanlıyı, üzerini silkeledi. Birden onun yanında yuvarlak bir karaltı fark etti: - Bu ne yahu? Küçük sarı köpek başını kaldırdı, boncuk gözleriyle baktı Hakan''ın yüzüne. Delikanlı mırıldandı: - Benim arkadaşım o Vehbi ağabey. Sarıbaş koydum adını. Artık benim tek arkadaşım o! Eğilip hayvanı kucağına aldı. Ağır ağır yürümeye başladılar evlerine doğru...
DEVAMI YARIN

