Selim işten ayrıldığını söylememişti karısına. Onu üzmek, bu tür olaylarla daha fazla hırpalanmasını görmek istemiyordu. Bu yüzden her sabah sanki işe gidiyormuş gibi evden çıkıyor, dükkan dükkan dolaşıyordu bir şeyler bulabilmek için. Artık kendi mesleğinden de vazgeçmişti. Ne iş bulsa yapacaktı. İlk gün bir yerde yük taşımak için adam arandığını görüp atıldı. Akşama kadar kocaman dolaplar taşıdı. Aldığı para iki milyon liraydı. Gücün, emeğin bu kadar ucuza gittiği bir ortamda asla ihtiyacı olan miktarı sağlamak mümkün değildi. O gün de öğlene kadar dolaşmıştı bir şeyler bulabilmek için. Nazif''in kahvesine gitmeye de utanıyordu artık. Her başı sıkıştığında adamın yanında alıyordu soluğu. Gösterdiği iyi niyeti, yaptığı iyilikleri suiistimal ettiğini zannetmesinden korkuyordu. Mualla halanın ölümü son ümitlerini de kırmıştı. Onun araya girmesiyle bir şeyler olabileceğini düşünmüştü. Suna''ya İskender beye gideceğine dair söz vermişti. Hatta bir keresinde kayınpederinin ofisinin önüne kadar da gelmişti. Ama bir türlü cesaret edip içeri girememişti. Bütün çekingenliği, tedirginliği kendi kendisiyleydi. Çaresizliğini kabullenemiyor, kendisini istemeyen, bu yüzden evladını bile gözden çıkartabilen bir adamdan yardım istemek ağırına gidiyordu. Bu duygular arasında bocalarken Suna''nın canhıraş çığlığı geliyordu kulaklarına: - Bir hayat söz konusu, senin gururun mu önemli yoksa onun hayatı mı? Vakit geçiyordu. Bir gün önce hastahaneye gidip tomografileri doktor Yusuf Özel''e götürmüştü. Farklı bir şey yoktu. O da aynı Cahit bey gibi dikkatle incelemiş, sonra kaşlarını kaldırıp, üzgün bir tavırla: - Çok kötü delikanlı... Eşinin tek kurtuluşu ameliyat, onun da garantisi yok. Ama böyle kalırsa yaşama şansı hiç yok! demişti. O gece sabaha kadar uyumamıştı Selim. Karısının yanında uyur gibi yapmış, elinden geldiğince neşeli olmaya gayret göstermişti. Şimdi bütün arzusu bir televizyon alabilmekti eşine. Onun evde öylesine yattığını düşünüyor, onu can sıkıntısından kurtarmak için ne yapacağını şaşırıyordu. Oysa Esin''e sorarsan o memnundu hayatından ve bu güne kadar hep isteyip de tam anlamıyla yapamadığı şeyi yaptığını söylüyordu. Kitap okuyordu. Selim akşama kadar boş boş dolaştı. Bu gün cebine sokabileceği iki kuruşu da bulamamıştı. Başı önünde, dalgın yürürken arkasından birisinin seslendiğini duydu. - Selim bey! Selim bey! Merakla döndü. Doktor Yusuf''tu gelen. Kısa boyuyla adeta yuvarlanarak yürüyordu. Genç adamın yanına gelince elini uzattı: - Nasılsınız? Ben de size ulaşabilmeye çalışıyordum. Selim şaşırmıştı. Telaş ve hayretle baktı doktorun yüzüne. Adam çevresine bir göz gezdirdi: - Bir yerde oturup konuşalım Selim bey, çok önemli söyleyeceklerim... Hemen en yakındaki pastahaneye girdiler. Doktor yanlarına gelen garsona bir muhallebi ısmarladı kendisi için. Selim ise bir bardak çayla yetinmişti. Yusuf Özel muhallebisinden iki üç kaşık peş peşe yedikten sonra söze başladı: - Yirmi gün sonra İstanbul''da kongre var. Dünyanın her yerinden en ünlü beyin cerrahları gelecekler. Bunların arasında eşinizin beyninde belirlenen tümörlerin ameliyatında bir numara olan iki Fransız doktor da var. Hazır böyle bir fırsat elimize geçmişken diyorum... Bir an önce karar verseniz... Selim durakladı. Heyecanlanmıştı. Doktor devam etti: - Ben ameliyat sonrası yüzde kırk olan yaşama ihtimalinin, bu doktorların müdahalesiyle yüzde elliye çıkacağına garanti veririm. Yüzde onluk bir yükseliş muhteşem bir rakamdır bir hayat söz konusu olduğunda... Selim''in gözleri parlamıştı. Usulca sordu: - Bu bize kaça patlar doktor? Yusuf bey muhallebisini bitirmişti bu arada. Tabaktaki son kırıntıları topluyordu kaşığıyla. Dudaklarını şaplattı düşünürken: - Hımmm... Aşağı yukarı otuz milyarı bulur. Yirmi otuz arasında... Yutkundu Selim. Bir karabasan gibi çökmüştü karanlık yüreğine. Başka çaresi, kaçışı kalmamıştı artık. Mutlaka gitmek zorundaydı İskender Gülhan''a... Her şeyi göze alıp, gururunu bir kenara koyup onun karşısına çıkmak zorundaydı.
DEVAMI YARIN

