Kaydet
|

Yirminci Yüzyıl’ın üçüncü çeyreğinde Almanya’dan başlayarak Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan iş gücü ihtiyacı, kıtanın son 75 yıldaki evriminin kilometre taşlarından biridir. Ne var ki bu sosyoekonomik dönüşüm, Yirmi Birinci Yüzyıl’ın ikinci çeyreğinin başında çıkmaza girmiş, daha doğrusu bir sarmala dönüşmüştür. Şimdi bu tezimizi temellendirelim:

Avrupa’nın iş gücü ihtiyacı; resmî ve gayriresmî iki ayrı göç dalgası ile giderilmiştir. İlki, yani resmî olan Türklerin 1960’ların başında başlayan göçüdür. 1961’de imzalanan Almanya-Türkiye İşgücü Antlaşması ve 1964’te Ankara’da Hollanda İş Bulma ve Yerleştirme Bürosu’nun kurulması, ülkemizdeki iki önemli milattır.

Bununla birlikte iş gücü göçü sonrası gittiği ülkeye toplumsal entegrasyonda en az zorlanan Türkler olmuştur. Öyle ki; 1980’li ve 1990’lı yıllarda onca Neo-Nazi provokasyonuna rağmen Almanya ve periferisindeki Avrupa ülkelerinde bir ‘Türk kalkışması’ yaşanmamıştır.

17 Eylül 2026’da Paris’te başlayıp 17 Ekim itibarıyla İtalya, İspanya, Portekiz gibi Güney Avrupa ülkelerine yayılan gösteriler ise kıta Avrupası’na göçün gayriresmi boyutunu oluşturan Afrika ve Orta Doğu göçleriyle ilintilidir. Bununla birlikte Avrupa sokaklarında yanan ateşi, yalnızca ‘üçüncü dünya göçü’ ile basit şekilde açıklamaya çalışmak; oryantalizm, yani Doğuya Batılı gözüyle bakma gibi bir entelektüel garabet doğurur.

Avrupa’daki olayları, sömürgeci ülkelerin geçmişteki günahlarının 100 küsur yıl sonra tersine göç ile bir tür bumeranga dönüşmesi olarak yorumlamak, meselenin bir boyutuna ışık tutabilir. Ama bizi, gerçekliğin bütüncül algılanmasından uzaklaştırır. O yüzden gösterilerin sebeplerini başka yerlerde de aramamız gerekecek.

Bir defa Avrupalılar, hele de Fransızlar; bizim millet olarak pek sıcak bakmadığımız ‘devrim’ kavramına gereğinden çok anlam ve duygu yüklerler. O yüzden 1789’da ihtilâl maktullerinin kanlarının aktığı mazgalların üstünde polis tomasının suyuna direnmek, Fransız öğrencilerine veya genel olarak hak talebinde bulunan kitlelere ‘romantik’ gelir. Burada ‘Fransız’ derken de aslında ‘Jakoben Burjuvazi’nin öncülük ettiği devrim döneminin ‘safkan Fransız’ını kastetmiş olmuyoruz.

FRANSIZLAR DEVRİMİ, EVRİME TERCİH EDER

Bugün Fransız derken aklımıza, daha ziyade Afrika kökenli oyuncularla bir tür mozaiğe dönüşen Fransız millî takımının çeşnisi geliyor. İşte işin bu boyutu, Yirminci Yüzyıl’ın ikinci yarısında başlayan gayriresmî göç dalgasıyla ilişkilidir. Bu dalga, Mağrip ve Afrika kökenli yeni nesilleri Fransa’nın doğal bir parçası hâline getirmiştir. Ve devrim kavramı, bu yeni nesil Fransızlara da ‘romantik’ gelir.

Biz millet olarak devrimdense evrimi, ihtilaldense tekâmülü tercih ederiz. Tekâmül; bize daha doğal ve gelecekle ilişkili gelir. Bu, büyük ölçüde doğrudur. Ancak Avrupa’yı baz alırsak onları tarihte ilerleten şey, devrim olmuştur.

Gelgelelim Fransız Devrimi dediğimiz şey bir yükselen sınıf devrimidir, nihayetinde bir burjuvazi komplosudur. Dar gelirli veya öğrenci hareketi değil…

Ve ayrıca günümüzün burjuvazisi, küreselleştiği için artık ulus devletlere rakiptir. Şimdiki burjuvazinin devrim planlarını, küresel ölçekte bir tek dünya devletini adım adım kurmak şeklinde özetlemek mümkündür. Devletler bunun önünde engeldir. Ancak burjuvazi tek başına devletlere kafa tutacak teknolojik, askerî, istihbari güce erişmiş değildir, erişmemelidir de. Bütün bunların yanı sıra Avrupa’daki gösteriler, küresel sermayenin en tanınmış temsilcisi Elon Musk’ın ellerini ovuşturmasından anlayacağımız üzere küresel sermayenin de işine gelmektedir.

SEBEPLER EKONOMİK, SONUÇLAR SİYASİ OLACAK

Batı Avrupa’nın en ucundaki Portekiz’den Doğu Avrupa’daki Arnavutluk’a dek uzanan protesto gösterileri kıtanın tekmiline yayılır mı, bilinmez. Buradan bir ‘devrim’ çıkıp çıkmayacağı da bilinmez. Ancak Fransa’da Macron, İspanya’da Sanchez (İsrail karşıtlığıyla gönüllerimizi fethetmişti), İtalya’da Meloni (kişilikli bir siyasi çizgisi olduğu için onun da dünyada çok hayranı var) ve Arnavutluk’ta Rama için hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Aralarında siyaseten en avantajlı görünen Meloni de dâhil tüm bu liderlerin seçimlerden galip çıkması için çok fırın ekmek yemeleri gerekecek. Rakibi Ulusal Birlik Partisi Başkanı Marine Le Pen olan Macron gibilerin işi daha da zor.

Avrupa’da sokakları harekete geçiren kitle motivasyonları eko-politik gerekçelere dayanıyor. Hayat pahalılığı, konut krizi, eğitim sistemindeki sorunlar gibi… İtalya’da hayat pahalılığına karşı protestolar dalga dalga yayıldı. Portekiz’de konut fiyatları iki katına çıktı, insanlar sokağa döküldü.

Protesto gerekçeleri maddi olsa da çıkan sonuçlar, toplumsal ve siyasi olacak. Zaten Avrupa’da bir süredir sağ yükseliyor. İkinci Dünya Savaşı öncesinde de böyle olmuştu. Faşizm; Avrupa’da bunun gibi yükselmişti, sonrasını zaten biliyoruz.

Derken savaş sonrası Avrupa, iş gücüne ihtiyaç duydu. Şimdi iş gücü ile oluşan yeni nüfusa karşı yine faşizm rüzgârı esiyor kıtada. Bir başka deyişle siyaset Avrupa’da tek tipleşmeye doğru gidiyor, ama sokaklardaki dalga toplumsal çeşitliliği yansıtıyor. Ve sokaklardaki yeni nüfus, toplumun etkin gücü. Avrupa’nın düştüğü tarihsel sarmalın özü bu.

Ferhat Ünlü'nün önceki yazıları...

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.