Yazıya; 20. yüzyıl ve 21. yüzyıl savaşlarının çarpıcı bir mukayesesi ile başlamakta fayda var. Bu iki ayrı yüzyılda yaşanan dünya savaşlarını, geleneksel ve postmodern ana başlıklarıyla ikiye ayıracağız. Ardından da 20. yüzyılın ilk yarısı bitmeden çıkmış ve ilki 4 sene, ikincisi 6 sene sürmüş iki konvansiyonel savaş sonrası kurulan küresel düzenlerin de dünyaya yetmediğini; bugün neden daha iyi anladığımızı göstermeye çalışacağız.
İlki, I. Dünya Savaşı’nın bitiminden iki yıl sonra, 1920’de kurulan (Milletler Cemiyeti), ikincisi II. Dünya Savaşı’nın bittiği sene, 1945’te kurulan (Birleşmiş Milletler) iki teşkilat, başlangıçlarından itibaren dünyanın iradesini yansıtmadı. Bu arada askerler arasında olan birinci ve ikinci savaşın haricinde casuslar arasında olan Soğuk Savaş’ı üçüncü savaş olarak varsayarak ilerleyelim.
Zaten savaşlar da bugün farklı bir formda devam ediyor. Ama elbette günümüz, sonuncu evredir. Bu bağlamda üçüncüyü, Avrupa’yı kendi aralarında bölüşen ABD ile SSCB’nin 1947 ile 1991 seneleri arasında sürmüş Soğuk Savaşı’nı üçüncü savaş olarak nitelendirebiliriz. Belki de daha doğrusu, nükleer dehşet dengesine dayanan, az can kaybının olduğu bir savaş oyunu…
21. yüzyılın hemen başında, 11 Eylül 2001’den sonra gelen süreci ise postmodern manada dördüncü savaşın miladı olarak varsayabiliriz. 2001’e dördüncü savaşın başlangıç yılı olarak bakarsak, dünya, 21. yüzyılın ilk senesinde küresel etkileri olan savaşlarla (Afganistan ve Irak) tanıştı.
2000-2007 arası dahi, daha huzurlu olmasını beklediğimiz bir milenyum, bir asır başlangıcı için huzursuzdu. 2007-2012, 2012-2016, 2021-2023 evreleri, hele ülkemiz için hiç kolay değildi. Pandemi sonrası dünyanın da düzeni bozulmaya başladı.
11 EYLÜL’DEN SONRAKİ BÜYÜK BİRADER REJİMİ
ABD Başkanı Donald Trump, “Dünya savaşını önleyeceğim” diye geldi; ama dünya savaşı değilse de yeni bir Amerikan İç Savaşı çıkarması bile muhtemel. Üstelik içeride güçlü bir istihbarat rejimi olmasına rağmen… Çünkü ABD, 11 Eylül’den sonra çıkardığı Vatanseverlik Yasası ile âdeta gizli bir Big Brother (Büyük Birader) rejimi kurdu.
Vatanseverlik Yasası, bilhassa istihbari izleme ve sorgulamalarda devletin yetkisini genişleten, çıktığı 2001’den bugüne dek sürekli güncellenen ve Olağanüstü Hâl ortadan kalktığı hâlde OHAL şartları varmışçasına genişleyip güçlenen bir yasa olduğu için önemlidir. Şu nüans da öyle: ABD, Vatanseverlik Yasası’nı bir Nazi hukukçusundan ilhamla oluşturdu. Yani tıpkı CIA’in atası Office of Strategic Services’ün kuruluşunda Alman ve Nazi mayası olduğu gibi Vatanseverlik Yasası’nda da bir başka Alman’ın ve Nazi’nin mayası var.
Yasa yapılırken Nazi rejiminin önemli düşünürlerinden Carl Schmitt’ten ilham alındığı kendilerince de kabul ediliyor. Schmitt’in devlet düşüncesi, devlete en önemli rolü veren ve onu üst bir yere taşıyan ‘devlet etrafında bütünleşmiş bir ulus’ ana fikrinden oluşur. Amerikalılar, 1945’te II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte bu kişiyi esir aldılar, bir yılı aşkın bir süre toplama kampında uzun uzun sorgulayıp Schmitt felsefesine vakıf oldular. 1946’da onu serbest bıraktılar. Carl Schmitt, savaşın üzerine bir 40 yıl daha yaşadı ve 1985’te öldü.
Amerikan Vatanseverlik Yasası’nın çıkışından bu yana da tam çeyrek asır geçti.
Takip eden 25 yıl içinde yasadaki yetkiler sürekli genişletildi. Tabii bütün bu zaman zarfında Ulusal Güvenlik Teşkilatı’nın, yani NSA’in milyonlarca Amerikalının telefonlarını dinlediğini, Federal Soruşturma Bürosunun, yani FBI’ın da yine bu ‘sihirli’ yasa marifetiyle yıllar yılı Facebook, X (Twitter), Yahoo, Apple, Google’ı kullananları ve sosyal medyada daha nicesini takip ettiğini ekleyeyim. CIA’in takipleri ayrı…
ABD’NİN GERİLEDİĞİ ÜÇ ALAN
Bütün bunlara rağmen ABD, hegemonyasını hâlen sürdüren bir küresel imparatorluk olarak millî güç parametrelerinden en azından üçünde (askerî güç, ekonomik güç, istihbari güç) geri kaldı. Ancak teknolojide hâlen dünyanın bir numarası. Bu yüzden muhtemel bir dördüncü savaşta teknolojik unsurların ilk olarak ABD’de devreye gireceğini varsaymak mantıksız olmaz. Bundan kasıt, Terminatör ya da Matrix konsepti bir kara ütopya değil.
Fakat eğer birey, aile ve devlet olarak hayatımıza sahip çıkmazsak teknoloji tröstleri, her üçünü de zayıflatacaktır. Bunun için İngiliz yazar George Orwell’ın 1984’ündeki gibi bir totaliter rejime de gerek yok. Çünkü aynı ulustan Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya romanı -akıllı cihazlara bağımlılığımızı ölçü alırsak-daha muhtemel görünüyor.
Toparlarsak: Yapay zekâ da dâhil ürettiğimiz tüm bu yapaylık, sebep olduğu tahrifatla kültürel, ahlaki ve insani açıdan bizi tüketebilir. Bir başka deyişle insanlığın, kendisine cevap veren ilk entelektüel mahsulü, onu yavaş yavaş yok etme riski taşıyor. Çözüm mü? Onu da kapsamlı biçimde aramak lazım. İnşallah bir sonraki yazıya…

