“Yapay zekâ da dâhil ürettiğimiz tüm bu yapaylık, sebep olduğu tahrifatla kültürel, ahlaki ve insani açıdan bizi tüketebilir. İnsanlığın, kendisine cevap veren ilk entelektüel mahsulü, onu yavaş yavaş yok etme riski taşıyor. Çözüm mü? Onu da kapsamlı biçimde aramak lazım.”
Bir önceki yazı, böyle bitiyordu. Bu yazıda Alman düşünür Immanuel Kant’ın saf akıl dediği şeyle, yani herhangi bir duyum ve deneyime dayanmayan pür aklımızın dayanaklarıyla teknoloji ile ilişkimizi kavramaya çalışıp çözüm arayacağız. Yine Kant’ın kanıtlarıyla…
Saf aklımız; bizi bu dünya hayatında her daim üç ilkeli bir algı boyutuyla sınırlar. Zaman, mekân ve nedensellik. Zaman aritmetik, mekân ise geometriktir. Nedensellik ise ilişkiyi simgeler; sebep-sonuç ilişkisini…
TEKNOLOJİNİN, MEKÂN VE ZAMAN ALGIMIZA ETKİSİ
İmdi… Bizim insanlık olarak görme duyumuz, dünyayı genelde yatay dikdörtgen şeklinde algılamaya müsaittir. Dikey bakış; nadiren, mesela sahilde yürürken ufukta bir gemi görürsek devreye girer. Ama genel prensip, yatay bakıştır. Bundan sonrasını Yüzyılın Kehaneti adlı son romanımdan bir paragrafla özet geçeyim:
“İnsanlık olarak; bu tarihî evrede yeni bir geometrik paradoksla karşı karşıyayız. Tiyatroyu ölçü alırsak 2 bin 500 yıllık tarihten, sinemayı ölçü alırsak 123 yıllık maziden ve televizyonu ölçü alırsak da 102 yıllık geçmişten bu yana hiç olmayan bir şey, ilk kez oldu. Biz tiyatrodan bu yana bütün hikâyeleri yatay dikdörtgenlerde izliyorduk; ama şimdi dikey görüntü kaydırdığımız akıllı nesnelerimiz bize tam aksini dayatıyor. Şunu söylüyor teknolojik bir ısrarla: Hayatı hep yatay dikdörtgen görmeye alışmıştın, biraz da dikey gör!”
İşte bu nokta, yani teknolojinin mekân algımıza etkisi ve zaman üzerindeki hızlandırıcı tesiri, onunla karmaşık ilişkimizin belki de en önemli boyutu. Teknoloji, mekân algımızı yataydan dikeye yönlendirerek bize bir dünya tasavvuru dayatıyor.
İkincisi ve daha önemlisi; bu mekânı da bize sınırlı, yani üç boyutlu değil, iki boyutlu veriyor. Mekânın üç boyutundan (uzunluk, genişlik, derinlik) biri, yani derinlik yok. Ekran, sürekli Reels kaydıranları iki boyutlu bir mekânın içine hapsediyor ve onların zamanını çalıyor. Demek ki teknoloji, mekân algımızı tersine bir tekâmülle dönüştürmeye çalıştığı yetmezmiş gibi zamanımızı da eritiyor. Hâlbuki bireyler olarak da aileler olarak da devletler olarak da vaktimiz sınırlı. Yuval Noah Harari’den ödünç bir metaforla söylersek devletler, teknoloji tavşanı karşısında birer kaplumbağa gibi… Devlet, büyük bir organizma olduğu için hadi ‘ağır’ kalıyor diyelim, aileler, hatta bireyler de teknoloji karşısında kaplumbağa misali ilerliyor.
Bireyler, hızlı bir dünyanın içine sanal olarak giriyor. (1990’ların ikinci yarısındaki mIRC ve siber âlem bunun ilk prototipleri idi.) Oradaki hızın içinde kaybolurken kendi yavaşlıyor. Hatta bazen yolda yürürken dünyadan kopacak kadar yavaşlıyor ve yola bakmadan karşıya geçmeye çalıştığı anda çalan bir korna ile uyanıyor.
SORUNUN KAYNAĞI DA İNSAN, ÇÖZÜMÜ DE…
Bu çerçeveden sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın cumartesi günü yaptığı konuşmada geçen ‘tekno-oligarşi’ kavramını anlam kümeleri içinde sınıflandırmaya çalışalım. Böylelikle Erdoğan’ın neden tekno-oligarkları gençlik, dolayısıyla aile ve devlet için tehdit gördüğünü de anlayacağız.
Küresel sermaye, kapitalizmin doğası gereği teknolojiye ekonomik bakar. Etik veya politik bakış onun ‘idea’sında yoktur. O boyutta iş, politikacılara ve kanaat önderlerine düşüyor.
Yapay zekâ teknolojisinin getirdiği etik ve politik sorunlar büyürken devletler kavgayla meşgul. Oysa meselenin, bireyi ilgilendirdiği için etik boyutu var, devletleri ilgilendirdiği için de siyasi boyutu... Gelgelelim devletler kendi aralarında kavga ediyorlar. Birleşmiş Milletler, dünyanın beşten büyüklüğü hakikati karşısında eriyip duruyor, bir yok hükmüne varmadığı kaldı. Zalim Netanyahu rejimini izlerken yok oluyor BM. (Hemen her yazıda bir cümleyle de olsa Netanyahu’nun zalimliğine vurgu yapmakta fayda var!)
Gazze gösterileriyle müşahede ettiğimiz üzere dünya milletleri arasındaki vicdan terazisi ölçü alınsa bile (gerçek Birleşmiş Milletler o olurdu) devletler değişmedikçe dünya değişmez. Ama biz yine de enseyi karartmamalıyız. BM gider, DM (Devletler ve Milletler) gelir. Bireyler, aileler, devletler/milletler ayakta kaldıkça umut vardır. Asıl tehdit, TM’ye, yani ‘Teknoloji Milletleri’ne dönüşme riski ve sonrasında küresel sermayenin insanlığı ya Terminatör kara ütopyasına ya da Matrix yalanına götürmesi. Zaten şimdiden mekânsal olarak bizi iki boyuta hapsedip zamanımızı çalmak suretiyle Matrix’e yerleştiriyor diyebiliriz. Son tahlilde tekno-oligark, parayı ve bilgiyi teknoloji ile yöneten baronlardır.
Çözüm; teknoloji oligarklarının, tröstlerinin, baronlarının (Elon Musk, Bill Gates, Mark Zuckerberg, Jeff Bezos vesaire vesaire) planlarını anlamakta. Planları aslında net: Parayı olduğu gibi, bilgiyi, hatta mekânı ve zamanı yönetmek. Hadlerini de bilmiyorlar, hakikatle savaşırken kaybedecekler.
Ama biz yine de hazırlanmalıyız. Bu yazı çerçevesinde Kant’ın saf aklının kanıtlarıyla düşündüğümüzde gerçek düşmanın teknolojinin kendisi değil, yine insan olduğunu anlıyoruz. Demek ki sorunun kaynağı insan, çözümü de yine insanda.

