Kaydet
a- | +A

Akıl, anlayıcı bir kuvvettir. Doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırt etmek için yaratılmıştır.

Cenab-ı Hakk; Bakara suresinin 164. ayet-i kerimesinde (mealen) şöyle buyurmaktadır: ''Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah''ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgarları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah''ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok deliller vardır.'' Yine, Kur''an-ı kerimin birçok ayet-i kerimesinde, insanoğlu; ''umulur ki, akıl edinirsiniz!'' şeklinde ikaza ve ihtara muhatap olur. Yani, insandan aklını kullanması; Allah''ın bahşetmiş olduğu bu nimetten istifade etmesi istenir ve beklenir.

Dikkat edilirse akıl, iki yöne muhataptır. Yaradan''a ve kendisi de dahil olmak üzere bütün mahlukata (yaratılmışlara).. Yaradan''a yani Allah''a ait bilgilerde gerçek ile yanlışın (hak ile batıl) karıştırılması olamayacağından, o bilgilerde akıl, yalnız başına senet (delil-hüccet) olamaz. Mahluklara ait bilgilerde, doğru ile yanlışın karışması mümkün olduğundan, aklın bunlara karışması lazım gelir. Yine akla dikkat edildiğinde, bulunduğu fertlerde müsavi miktarlarda olmadığı anlaşılır.

Dolayısıyla en yüksek akıl ile en aşağı akıl arasında sayısız akıl dereceleri vardır. Şu halde; aklın kabul edebileceği sözü nasıl doğru olabilir? Hangi akıl ve kimin aklı? En çok aklı olan kimsenin mi, yoksa her akıllı denen kimsenin mi? Akıl ile zekayı birbirine karıştırmamalıdır. Zeka, sebep ile sonuç arasındaki bağlılıkları bulmak, benzeyiş ve ayrılışları anlamaktır. Yani, zeka muhitimize uymamızı sağlayan bir kuvvettir. Zeka, sevk-ı tabiiden yukarı, akıldan aşağı bir şuur basamağıdır. Zeka, düşünebilmek kuvvetidir, fakat, düşüncelerin doğru olması için akıl lazımdır. Din işleri akıl üzerine kurulamaz. Çünkü, akıl mahduttur. En akıllı denilen kimse, din işlerinde değil, mütehassıs olduğu dünya işlerinde bile, çok hata eder. Çok hata yapan bir akla nasıl güvenilebilir? Devamlı, sonsuz olan ahiret işlerinde, nasıl olur da, akla uyulur? Birinin aklına uygun gelen bir şey, başkasının aklına uygun gelmeyebilir. O halde, din işlerinde akıl, tam bir ölçü, doğru bir senet olamaz. Ancak, akıl ile din, birlikte tam ve doğru bir vesika ve ölçü olur.

Nitekim, Hz. Mevlana: ''Eğer, her fuzuli kişi, Allah''ın fazl-u keremine nail olup hidayet yolunu bulabilseydi, Cenab-ı Hakk bu kadar peygamberleri gönderir miydi'' buyuruyor. Evet; akıl hüccettir, doğru yolu gösterir. Selim olan akıl gösterir, her akıl değil. Demek oluyor ki, selim olmayan akılların, yanıldıkları için, bir hakikati kabul etmemeleri, uygun bulmamaları, bir kıymet bildirmez. Selim olan akıllar, yani peygamberlerin akılları, din hükümlerinin hepsinin pek yerinde ve doğru olduklarını açıkça görür. Zaten, Cenab-ı Hakk: ''Biz bir resul gönderinceye kadar (hiçbir kimseye ve kavme) azab ediciler değiliz'' buyuruyor. (İsra suresi, ayet 15) Peygamberlere uymayıp, kendi aklını yeterli ve en üstün gören münafıklar, eski kavimlerde olduğu gibi, günümüzde de vardır. Üstelik bunların çoğu, zekî ve ilim sahibi kişilerdir. Ama, nefslerine uymaları, onları ve onlara uyanları helak etmiştir. Bu hususu, yine Kur''an bedahetiyle ortaya koyalım: ''Şimdi (ey müminler) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa ki, onlardan bir zümre, Allah''ın kelamını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi.'' (Bakara suresi, ayet, 75)