Gazetemizi Cağaloğlu''nda çıkardığımız zamanlardı. Ufacık bir odayı Kenan Akın ve Ünal Sakman abilerle birlikte paylaşırdık. Haber değerlendirme toplantısını da o mütevazı odada yapardık
Servis şefleri gelmiş, sabah toplantısı için hazırlık yapıyorduk. İçlerinde İlahiyat profesörlerinin de bulunduğu dört saygın bilim adamımız içeri girdi.
Oturur oturmaz, dini konuları tartışmaya başladılar. Üstelik konuştukları konular imana ait itikat meseleleri idi. Aklı zorladıkça işin içinden çıkamıyor ve "Acaba?" diyorlardı. Rahmetli Muzaffer Soysal abi, dış haberler servisini temsilen toplantıya gelmiş; toplantı masasından, profesörleri dikkatlice süzüyordu. Epeyce dinledikten sonra:
-Beyler! Siz, neyi münakaşa ediyorsunuz? Dinin bu konuları, birer dogmadır. İnanırsınız veya inanmazsınız!.. Bu konularda aklın rolü, sadece inanmak veya inanmamaktır. Koskoca Hıristiyan alemi, şu kadar milyar insan, Hz. İsa''yı Tanrı''nın oğlu addedip inanıyor. Ve bunu tartışmıyor...
Bütün Semavî dinlerin tamamlayıcısı en mükemmel din olan İslamiyet''te akla aykırı hiçbir şey yoktur.
Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) mi''racı, bir anda (biz, zamanla kayıtlı olduğumuz için an diyoruz; Cenab-ı Hakk''ın indinde ezel-ebed bir andır!) Ceset ve ruh birlikte vuku bulmuştur.
Zamandan ve mekandan münezzeh, mutlak galip, her şeyin yoktan var edicisi olan Allahü teâlaya hâşâ güçlük mü var ki, bedenle ruhun birlikte yükseltilişi muhal olsun?
Kelâm ilminde müctehid, Arifler''in ışığı, velilerin önderi dinin bekçisi ve Müslümanlar''ın sığınağı İmam-ı Rabbanî Hazretleri, Resullullah''ın (s.a.v.) mi''rac gecesinde Allahü tealayı görmesini şöyle açıklamaktadır: (Mektubat 1. cilt 283. Mektup)
"O Server (s.a.v.) mi''rac gecesinde, Rabbini dünyada görmedi. Ahiret''te gördü. Çünkü, o Server (s.a.v.) o gece, zaman ve mekan çevresinden dışarı çıktı. Ezeli ve ebedi bir an buldu. Başlangıcı ve sonu bir nokta olarak gördü. Cennet''e gideceklerin, binlerce sene sonra, Cennet''e gidişlerini ve Cennet''te oluşlarını, o gece gördü.
Ashab-ı kiram arasında, malı en çok olanlardan Abdurrahman bin Avf, Ashab-ı kiramın fakirlerinden beşyüz sene sonra Cennet''e girecektir. Onun beşyüz sene geçtikten sonra, Cennet''e girdiğini gördü. Ona, niçin geç kaldığını sordu. İşte, o makamdaki görmek, dünyadaki görmek değildir. Ahiret görmesi ile görmektir.
...Bu görmeyi, dünyada gördü demek de, mecaz olarak denilmiştir. Dünyadan gidip gördüğü ve yine dünyaya geldiği için denilmiştir..."
Ayet-i kerimede (İsra suresi 1. ayet): "Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed a.s.) kulunu, Mescid-i Haram''dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa''ya götüren Allahü teala noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir."
Mi''rac olayının bundan sonraki (göklere yükseltilmesi) kısmı, Hadis-i Şeriflerle açıklanıyor. Bir kısım haddini bilmezler, mi''racı akla aykırı bularak inkâr ediyor. Ayet-i kerime ile sabit olan (Mekke''den Kudüs''e) gidişi ise inkâr edemeyip (!); rüya ile olmuştur diyorlar. Maddî olarak o da akıllarına ziyan geliyor.
Sanki akıl denen bu mahdut nimet, rüyayı çözebilmiş de!..
İşte sevgili okuyucularım; fizik olaylar dediğimiz maddeyi görüp algılamanın adı şuhud''dur. Şuhûd, zaten görülüyor; ona ayrıca neden iman olsun ki?
İman, gaybadır. Mesela, kabir azabı, melek, cennet, cehennem...gibi görmediğimiz; fakat hep doğru söyleyici sevgili Peygamber Efendimiz''in (s.a.v.) haber verdiği her şey el-hak doğrudur.
Zaten, O Server''in mi''racı, kâfirlerin küfrünü, mü''minlerin imanını artırmadı mı? Müşrikler, olayı duyup alay edince (!), Hz. Ebu Bekir''e koştular: "Senin inandığın Muhammed (a.s.) bir anda Kudüs''e gittiğinden ve oradan göklere çıktığından bahsediyor" dediklerinde; Sevgili Ebu Bekir (r.a.) tam bir teslimiyetle:
-O söylemişse doğrudur.
Deyip Sıddıklık makamına kavuşmadı mı?
Eğer; akıl, tek başına hüccet (delil) olsa idi; insanlık tarihi boyunca gönderilen 124 binden ziyade peygamberlere (a.s.v.) ne lüzum vardı?
O halde iman, peygamberin haber verdiklerine, haber verdiği şekilde inanmak değil de nedir?

