Kaydet
a- | +A

Son on senede iktidara gelmemiş siyasi parti kalmadı. Tabii denenmedik, lider de yok.

Maalesef, Türkiye''nin meselelerini temelinden ele alan ve ülkemiz insanını aydınlık yarınlara taşıyabilecek ne bir siyasi lidere rastladık ne de bir siyasi programa.

Mütemadiyen palyatif tedbirlerle gün kurtarılmaya çalışılmış, dolayısıyla meseleler devasa boyutlara erişerek kronikleşmiştir. Her gelen iktidar, geçmişi kötülemiş, o da günü kurtarmak peşine düşmüş, meselelere köklü bir çözüm getirememiştir.

Dünyanın bütün ülkelerine baktığımızda, genel hatları ile iki çeşit ülke ile karşılaşırız. Rejimleri ne olursa olsun bu genel iki tablo hiç değişmez.

Bunlardan birincisi, (ki bunlara imrenilir) gelir dağılımının adil olduğu ülkelerdir. Bu tür ülkelerde de zenginler, hatta süper zenginler vardır, ancak; halkın geneli refah içindedir. Eğitim seviyeleri yüksektir. İnsanları, insanlık arenasında saygındır. Başları dik olarak dolaşırlar. Böylesi ülkelerin rejimleri, ferdi ön plana çıkaran gerçek demokrasilerdir. Buna ABD ve Avrupa ülkeleri örnektir. Tabii Kanada, Japonya ve Avustralya gibi ülkeler de bu kategoridedir.

Bu tür ülkelerde, ağırlık merkezi orta direk tabir edilen ve milletin büyük çoğunluğunu oluşturan geniş halk tabakaları üzerindedir. Fakir, elbette vardır; bunlar da adil olan devletlerinin sosyal şemsiyeleri altında insanca hayat sürerler.

İkinci türe giren ülkelerde ise, azınlık bir grup, kaymak tabakadır. Ülke gelirinin çoğu bunların elindedir. Bunlar, aynı zamanda, bulundukları ülkelerde siyasi otorite üzerinde baskı grupları oluştururlar. Ve o ülke yönetimini yönlendirirler. Bu tür ülkelerde, toplumun süpabı olan, orta direkten eser yoktur. Geride kalan halk, heyet-i umumiyesi ile fakirdir. Ve hatta fakirlik çizgisinin bile altındadır.

Sayıca çok, ama; ekonomik olarak zayıf ve güçsüzdürler. Bu insan yığınlarının paraları olmadığı gibi, kafaları da çok çalışamaz! Hemen hepsi geçim gailesine (derdi) düşmüştür. Tek düşünceleri akşamleyin evlerine götürebilecekleri iki lokmadır. Ömürleri, hep o iki lokmanın kavgasını vermekle geçer. Asla örgütlü değillerdir. Ziyadesiyle, kırsal kesimdeki köylü toplumunu oluştururlar, tarımla iştigal ederler. Birçoğu da mesleksiz, işsiz güçsüz takımıdır.

Bu tür bir ekonomik yapılanma ile gerçek demokrasiye kavuşmanın imkan ve ihtimali yoktur. Komünizm belası da bu tür adaletsizliklerden doğmuştur ve dünyada hayat hakkı bulmuştur.

İşte, Türkiye''yi idare edenlerin, ülkeyi getirdikleri nokta, bugün itibariyle budur. Yani, orta direği olmayan, azınlık bir zümrenin, vur patlasın çal oynasın tarzında hayat sürdüğü, geri kalan büyük çoğunluğun ise fakirlikte cebelleştiği yığınlar manzumesi...

Yüzde 55''iyle köylü toplumuyuz; köylümüz çiftçilikle uğraşıyor. Yani üretiyor. Peki, acaba ürettiği para ediyor mu? Yani çiftçimiz rahat geçinebiliyor mu? Ne gezer!

Adapazarı, malum felaket bölgesi.. Büyük bir depremle koca Adapazarı şehri adeta yok oldu. Civar köylerdeki çiftçilerle konuştum. Sordum: "Nasıl, ürününüz para ediyor mu?" Gördüğümüz o ki, köylü alev topu olmuş, hükümete ateş kusuyor.

Bu günlük, sadece bir misalle yetineceğiz. Mısır, geçen sene 40 bin TL. idi. Hadi hükümetin dediğine inanalım; enflasyon yüzde 65. Yani, çiftçi ürün elde etmek için bütün girdilerde (tohum, işçilik, ilaç vb.) yüzde 65 daha fazla masraf ederek bu ürünü üretmiş. Mısır''ın bu seneki fiyatı da kilogram olarak yine 40 bin TL!

Fakirsin, biraz daha fakirleş diyorlar. Ve bu hal, toplumun her kesiminde; her türlü mal ve hizmette böyle.

Nereye gidiyoruz Allah aşkına!