Zelzele... Kıyamet''in habercisi... Teknolojinin iflas edip, insanoğlunun eriyip tükendiği an!.. İnsanın aciz olduğu öteden beri bilegeldiğimiz bir vakıa; işte deprem, bu acziyetin, bu bitişin şahika noktası... Dehşet anında Adapazarı''nda idim. Maksudiye Köyü (Şehir merkezine 17 km)...
Deprem anı ki, sabaha karşı 03.02''de yataklarımızdan bizleri fırlatan, daha doğrusu yere atan ses (uğultu), arzın derinliklerinden geliyordu! Hani, birisini iki yakasından tutup hiddetle silkelersiniz ya; dipten yukarıya doğru, şiddetle vuruşun (ki, bu hal, herkesin uyanmasına, fırlatılıp yere atılmasına sebep oldu) hemen akabinde ve defaatle bir sağa bir sola doğru itildik. O an ayakta durmanın imkanı yoktu. İnsanlar, bulundukları ortamda (yatak odalarında) yerde dört ayak vaziyetinde doğrulmaya çalışıyor, asla buna muvaffak olunamıyordu. Yerlerde debeleniyor, sürükleniyor ve meleşiyorduk (bildiğimiz duaları okuyorduk). Çaresizdik... O anda, bir yakınınızın, çoluk çocuğunuzun yakaran, bağıran seslerini duyuyor ama, hiçbirisine yetişebilmeniz mümkün olamıyor. Ayağa kalkamıyorsunuz zira... ...Ve, eski değirmenlerin öğütmesini andıran, ekini kül ufak eden dehşetengiz bir ses! Hemen akabinde de Arz''ın üzerinde ne varsa, bir çırpıda yekûnunu aşağı doğru çekip yutması!.. 45 saniyelik zaman dilimi, meğerse ne uzun müddetmiş Ya Rabbi!
Bütün bir insanlığın, topyekûn ömrünü, o 45 saniyelik süreye sıkıştırsalar, az gelir emin olun! Hamdolsun; köyümüze pek bir şey olmamıştı. Ufak tefek hasarın dışında yaralanma ve ölüm olayı olmadı. Elektriklerle beraber su ve telefon şebekesi kesilmişti. Zifiri karanlıkta, kayınbiraderim Yusuf Özer''le beraber arabamıza atladığımız gibi Adapazarı''nın yolunu tuttuk. Amacımız, cep telefonu ile İstanbul''a ulaşabilmekti. Söğütlü-Adapazarı yoluna çıktığımızda (saat 03.45) Adapazarı''ndan binlerce aracın yollara dökülmüş olduğunu gördük. Rastladığımız herkes şehri terkediyor, bizi de şehre girmememiz hususunda ikaz ediyorlardı. Yoğun sis ve mahşerî trafik altında zar-zor Adapazarı''na ulaştığımızda saat sabahın 04.30''unu gösteriyordu. Bu arada (yol boyunca) otomobilimizdeki radyo istasyonlarını devamlı kurcalıyor ama ne yazık ki, olayla ilgili bir habere ve bilgiye ulaşmamız mümkün olamıyordu. Bir gazeteci olarak (ve eski bir televizyon habercisi) ilk defa mesleğimden utandım! Ülkemin coğrafya olarak üçte biri sallanmış, şehirler haritadan silinmiş, benim radyolarım ve televizyonlarım konçerto yayınlıyor, tatara titiri ile vakit öldürüyor veya yayında olmamanın rehavetini yaşıyorlardı! Şehre Dağdibi mahallesinden giriyorduk ki, bizi ilk karşılayan asfalta boylu boyunca uzanmış caminin minaresiydi! Sabahın alaca karanlığında hayalet şehre girdik. Gördüklerimize inanamıyorduk! Adapazarı''na mı gelmiştik; yoksa bombalanan Berlin yıkıntılarını mı seyrediyorduk? Aman Ya Rabbi! Sanki ''Kıyamet''ten manzaralardı gördüklerimiz: Çatırtılar arasında yatıp yatıp kalkan ahşap evler... Alttan iki-üç katları yerin dibine batmış, koca koca apartmanlar... Yerle bir olmuş iş hanları, resmi daire binaları... Belediye iş hanı, Adapazarı''nın en lüks oteli (Elmas Otel) bir moloz yığını olarak karşımızda duruyordu. Yataklarından yarı çıplak fırlayan ve donmuş gözlerle etrafa bakan insan manzaraları... Enkaz altında yakınlarının seslerini duyan ve çaresizlik içinde kıvranan insanlar... Adapazarı''nda kimse yaşadığına sevinemiyor! Ya eşi, ya çoluk çocuğu veya bir yakını enkaz altında zira... Evi gitmiş işyeri yıkılmış... Gün, bugündür sevgili okuyucularım; şöyle olmuş böyle olmuştur. Şu suçludur bu suçsuzdur. Bunların her birisi ayrı meseledir. Sorgulanması lazımdır. Şehirler yeniden planlanmalıdır. Yeniden sistem kurup işletilmelidir. Sistemsizlik sistemi olan tarzımız batmıştır. Bütün bunlar, sonraki ve çok ciddi olarak ele alınması gereken konular. Ama bugün, milletçe seferberlik günümüzdür. Resmi ağızlara bakmayın siz! Onlar daha depremin şiddetinden bi haber! Sadece Adapazarı''nda şu anda, enkaz altında 10 binden fazla insan var! On binlerce insan, yakınını kaybetmiş, çaresiz, evsiz-barksız ve işsiz!.. Elimizde bir damla aşımız varsa, cebimizde üç kuruşumuz, evimizde fazla giysilerimiz varsa deprem bölgelerine yetiştirelim! Yabancı dil biliyorsak, yabancı uzmanlara yardımcı olmak için koşalım! İş makinesi kullanabiliyorsak, yerin altındaki iniltilere feryatlara yetişelim! Deprem oldu da, Adapazarı''nda ne oldu derseniz, tek cümle ifade edelim: Adapazarı yok! Televizyonlarda gösterilen ve ayakta kalmış (!) bir kısım binalara bakmayın. Onların da ilk iki katları yere geçmiş, çatlamış ve hiç birisi oturulabilecek konumda değil. Burada, sadece Adapazarı''ndan bahsetmem, orayı görüp yaşadığım içindir. Yalova, Gölcük, İzmit, yer yer bir Adapazarı''dır! Ne yapılması lazım geldiğine dair yine tek bir cümle yazalım: O göçük altında kendimizi veya bir yakınımızı farzedip ne beklersek onu yapalım! Birçok teşekkül gibi, Türkiye Gazetemiz de, bir yardım kampanyası düzenlemiş bulunmaktadır. Bu husustaki gerekli malumatı gatezemizin birinci sayfasında okumuşsunuzdur. Avrupalılar, köpekleri ile beraber koşup gelmişler; yardım için çalışıp didiniyorlar. El ele vererek, gönül birliği içinde koşalım!

