Prof. Dr. Ali Murat KIRIK
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi
Görsel İletişim Tasarımı Anabilim Dalı Başkanı
Robotların yükselişi teknoloji ve ekonomi ekseninde sürüp giderken, düşünürler çok daha temel bir soruyla boğuşmaktadır: Çalışmak zorunda olmayan bir insan ne yapacak? Robotların her şeyi devralacağı bir dünyada, insanın anlam arayışı bir lüks değil, bir hayatta kalma meselesi olacaktır. Ama bu anlam nerede bulunacaktır?
İnsanlığın robotla ilişkisi, sanıldığından çok daha eski ve çok daha insanî bir kökten beslenir. Bunu anlamak için fabrikaların bacalarına, “Silikon Vadisi”nin cam binalarına ya da Hollywood yapım şirketlerinin stüdyolarına bakmak gerekmez. Çok daha geriye, 12. asır Anadolu'suna, Artuklu Sarayı’nın avlularına gitmek gerekir.
Cezîretülibra (bugünkü Cizre) doğumlu Ebû'l-İz İsmâil ibn er-Rezzâz el-Cezerî, 1206 yılında tamamladığı “Kitâb fî ma'rifeti'l-hiyeli'l-hendesiyye” adlı eserinde yalnızca mühendislik çizimleri sunmaz. Bu eser, makinenin ilk manifestosudur aynı zamanda. Müzisyen robotlar, otomatik el yıkama düzenekleri, gaz maskesi işlevi gören otomatlar... El Cezerî'nin tasarımları salt teknik buluşlar değildir; bunlar, insanın kendi eliyle yaptığı bir başka varlığa duyduğu ilk hayranlığın ve ilk kaygının somutlaşmış hâlleridir.
İslam medeniyetinin bu erken vizyonu Batı'ya çok sonra ulaşacak, ama ulaştığında bambaşka bir dünyanın malzemesine dönüşecektir. Sanayi Devrimi'nin çarklarla dönen o boğucu atmosferinde, Mary Shelley 1818'de “Frankenstein”ı yazacak ve robotun (henüz o adı almamış olsa bile) kültürel DNA'sına kalıcı bir kâbus işleyecektir: Üreten ile üretilenin trajedisi, üretilenin efendisini aşması ve nihayetinde her ikisinin de mahvolması.
Karel Čapek 1920'de tiyatro oyunu “R.U.R.”da ilk defa “robot” kelimesini kullanır. Çekçe robota kelimesinden gelir; anlamı mecburi emek, angarya... Dikkat edin: İnsanlık robotu adlandırdığı an, ona kendi sömürü kavramlarını yapıştırmıştır. Robot, doğduğu günden itibaren bir köle olacaktı.
KORKUNUN SENARYOSU
“Frankenstein”ın gölgesi uzundur. “Metropolis”ten (1927) “Terminatör”e (1984), “2001 Uzay Macerası”ndan “Ex Machina”ya (2014) uzanan bu filmler, sathi bakışla bilim kurgu sayılabilir. Ancak aslında hepsi aynı soruyu farklı kostümlerle sorar: Yaptığımız şey bir gün bizi yok eder mi?
Bu korku tesadüf değildir. Psikolojik açıdan bakıldığında, insanın kendine benzeyen ama insan olmayan varlıklara karşı hissettiği derin rahatsızlığa Japon robotik bilimci Masahiro Mori 1970'te bir isim koyacaktır: “Uncanny Valley” yani “Tekinsiz Vadi”. Bir robot ne kadar insana benzerse, ondan duyduğumuz rahatsızlık o kadar artıyor; ta ki neredeyse tamamen insan görününceye kadar. Bu vadi, salt estetik bir olgu değildir; varoluşsal bir endişenin dışavurumudur. Bize benzeyen ama biz olmayan şey, kim olduğumuzu sorgulatır.
Edebiyat bu korku üzerine daha ince bir katman ekler. Asimov'un “Ben, Robot” eserindeki robotlar, sonunda insanı korumak için insanı denetim altına almaya başlar. Philip K. Dick'in “Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?” suali ise robotun değil insanın kim olduğunu sorgular. Bu edebî tahminler bugün çok daha yakıcı bir mana taşımaktadır; çünkü artık bu soruları film eleştirmenlerine değil, mühendislere ve şirket yöneticilerine sormak durumundayız.
YAPAY ZEKÂNIN GELİŞİ
Robotik teknoloji onlarca yıldır fabrika bantlarında, otomobil üretiminde, depolarda yer almaktaydı. Bunlar güçlü ama kör makinelerdi; programlananı yapan, programlanmayanı yapamayan sistemler. Sonra bir şey oldu. Yapay zekâ geldi ve bu kör makinelere “gözler” taktı.
Makine öğrenmesi ve özellikle derin öğrenme, robot teknolojisine iki devrimci şey kattı: Öğrenme kapasitesi ve bağlam anlama. Artık bir robot yalnızca bir görevi tekrar etmekle yetinmiyor; ortamını analiz edebiliyor, değişen şartlara adapte olabiliyor, hata yapıp bu hatadan ders çıkarabiliyor. Boston Dynamics'in robot köpekleri inşaat alanlarını tarama yapıyor; cerrahi robotlar titreyen insan elinin giremeyeceği alanları milimetrik hassasiyetle işliyor; lojistik robotlar depo içi rotaları anlık olarak optimize ediyor.
Fakat asıl devrim üretimde değil, fikir sahasında yaşandı. GPT-4, Gemini ve Claude gibi büyük dil modelleri ortaya çıktığında, makinenin yalnızca bedensel değil zihinsel işleri de devralabileceği netleşti. Hukuk metni yazan, röntgen teşhisi koyan, kod geliştiren, strateji kuran yapay zekâlar... Bu noktada meselenin boyutu değişmektedir. Çünkü tarihte her teknolojik devrim bazı işleri ortadan kaldırırken yeni işler ortaya çıkarmıştır. Buhar makinesi tarım işçilerini sanayi işçisine dönüştürdü. Bilgisayar daktilografi mesleğini sildi ama yazılımcılık doğurdu. Yapay zekâ için aynı şeyi söylemek giderek güçleşmektedir.
İŞSİZLİK: BİR İKTİSAT MESELESİ Mİ MEDENİYET KRİZİ Mİ?
Oxford Üniversitesi ekonomistleri Carl Benedikt Frey ve Michael Osborne 2013 tarihli çalışmalarında, ABD'deki mevcut işlerin % 47’sinin önümüzdeki yirmi yıl içinde yüksek risk altında olduğunu ortaya koydu. McKinsey Küresel Enstitüsü ise 2030'a kadar küresel ölçekte 400 ila 800 milyon çalışanın mevcut işlerini kaybedebileceğini tahmin etmektedir. Bu rakamlar soyut olmaktan çıkmaya başlamıştır. Muhasebe, hukuk araştırması, tıp teşhisi, müşteri hizmetleri, veri analizi, içerik üretimi... Bu sahaların tamamında yapay zekâ araçları artık sadece bir asistan değil, bir rakip konumundadır. Lakin meselenin bu ham istatistiksel yüzüne bakıp sadece ekonomik bir problem görmek, gerçeğin yalnızca yarısını görmek demektir.
İş, insan için hiçbir zaman yalnızca para kazanma vasıtası olmamıştır. Çalışmak, sosyal bir var olma biçimidir. Kim olduğunuz sorusuna verdiğiniz cevabı büyük kısmı ne iş yaptığınızla doğrudan ilişkilidir. Doktor, öğretmen, inşaat ustası, şef, yazar; bunlar yalnızca meslekler değil, kimlik ifadeleridir. İş aynı zamanda bir ritüeldir: Sabah kalkış, gündüzün bir amaca bağlı akışı, yorgunlukla birlikte gelen tatmin. Aristoteles'in “Eudaimonia” dediği şey, yani gerçek mutluluk ya da çiçeklenme, büyük ölçüde kişinin kapasitelerini tam manasıyla kullanmasından doğar.
Şimdi problem şudur: Yapay zekâ ve robotik teknolojinin kitlesel işsizliğe yol açtığı bir dünyada, insanlığın bu kimlik ve anlam kaynağını nereden bulacağı temel bir medeniyet sorusuna dönüşmektedir.
EKONOMİK AÇIDAN GEREKSİZ İNSANLAR: HARARİ'NİN İKAZI
İsrailli tarihçi Yuval Noah Harari bu soruyu ısrarla ve rahatsız edici bir netlikle sorar. Harari'ye göre on 19. ve 20. asırlarda makineler insanın fiziki kapasitesini aşarken bile insanların bilişsel kapasitesi vazgeçilmez kalmaya devam etti. Askerler, fabrika işçileri, çiftçiler yerinden edildi ama bu insanlar ekonomik sistemin başka bir parçasına entegre olabildi. Bugün ise hem fiziki hem bilişsel kapasitemiz makine tarafından karşılanabilir hâle gelmektedir.
Harari'nin öngördüğü bu yeni sınıf (ekonomik açıdan gereksiz insanlar sınıfı) tarihte görülen hiçbir fakir ya da işsiz sınıfa benzememektedir. Tarihteki fakirler, istismar edilen ama en azından ekonomik sistemin işlemesi için gereken insanlardı. Köle, serf, fabrika işçisi; sömürüldüler ama en azından sömürülecek bir değerleri vardı. Harari'nin tasvirindeki gelecekteki gereksiz insanlar ise sisteme entegre edilemeyen değil, sistemin onlara ihtiyacı kalmayan insanlardır.
Bu tahminin sosyal patlaması düşündürücüdür. İnsanlar yalnızca aç kaldıklarında değil, anlamsız hissettiklerinde de isyan eder. Ve anlamsızlık, açlıktan daha sinsi bir krizdir; çünkü kendisini şiddet değil uyuşukluk, nihilizm ve sosyal çözülme olarak gösterir.
BEYİN KİRALAMA
Harari'nin bu çerçevesi bile yeterince karanlık görünürken, bazı Transhümanistler tabloyu bir adım daha öteye taşıyor. Singularity University'nin kurucusu ve Google'ın eski mühendislik direktörü Ray Kurzweil, 2005’te yayımladığı “The Singularity Is Near” adlı kitabında insanlığın yakında biyolojik sınırlarını aşacağını ve insan zekâsının makinelerle birleşeceğini söylemiştir. Kurzweil, 2045'e kadar yapay zekânın tüm insan zekâsını birleştirerek aşacağı bir tekillik noktasına ulaşılacağını iddia eder.
Kurzweil'in öngörüleri gerçekleşirse (ki bunların tartışmalı olduğunu belirtmek gerekir) ortaya çok daha radikal senaryolar çıkmaktadır. Bazı Transhümanistler, insan beyninin dijital sistemlerle devamlı nörolojik bağlantı içinde olabileceği bir gelecek hayal etmektedir. Bu senaryoda insanlar, bilgi işleme kapasitelerini bir ağa katkı olarak sunabilir; tıpkı bugün bilgisayarların kripto para madenciliği için işlemci güçlerini paylaştırması gibi.
İlk bakışta bilim kurgu gibi gelen bu fikrin ciddî akademik versiyonları mevcuttur. Nöroekonomist Paul Glimcher ve Transhumanizm filozofu Nick Bostrom gibi isimler, insan beyin kapasitesinin bir gün ticari bir kaynak olarak değerlendirilebileceğini tartışmaktadır. Eğer bu senaryo gerçekleşirse, insanlık tarihinin en kadim sömürü biçimi (insan bedeninin meta olarak kullanılması) nörolojik bir versiyona evrilmiş olacaktır. Kölelik bitti; dijital angaryaya hoş geldiniz.
Bu noktada sormak zorundayız: 'Beynini kirala' söylemi, gerçekten de insanın sisteme katılmasının son çaresi mi olacak? Ve bu katılımdan elde edilen gelir ya da kredi, insan onurunu yeniden inşa edebilecek midir?
BOŞ İNSANLIK: ANLAM KRİZİ ÇAĞINDA VAR OLMAK
Bütün bu tartışmalar teknoloji ve ekonomi ekseninde sürüp giderken, filozoflar çok daha temel bir soruyla boğuşmaktadır: Çalışmak zorunda olmayan bir insan ne yapacak?
Bu soru kulağa lüks bir problem gibi gelebilir. Açlık varken anlam mı aranır? Ama dikkat edin: Varsayalım ki hükümetler “Evrensel Temel Gelir” uygulamasına geçti, robotlar bütün üretimi üstlendi ve insanlar maddi açıdan bir şekilde destekleniyor. O zaman ne olur?
Bu, soruya tarih bazı ipuçları sunmaktadır. Antik Yunan'da çalışmak kölelere aitti; özgür vatandaşlar siyasete, felsefeye ve sanata vakit ayırırdı. Bu idealleştirilmiş tabloda bir gerçeklik payı olsa da asıl soru şudur: O Atinalı vatandaşların büyük bölümü bu boş zamanla ne yaptı? Birçoğu aşırı içti, savaş oyunlarına katıldı, anlamsız güç çatışmalarına girdi. Yapılacak iş olmayan özgürlük, her zaman bilgelik doğurmaz.
Viyanah psikiyatr Viktor Frankl, Nazi toplama kamplarından sağ kurtulan ve bu tecrübeyi temel alan logoterapiyi geliştiren düşünür, şunu söylemiştir: “İnsan acıya katlanabilir ama anlamsızlığa katlanamaz.” Frankl'a göre varoluşsal boşluk (amaçsızlık) modern toplumun en büyük hastalığıdır. Bugün bu hastalık refahın içinde bile boy göstermektedir.
Robotların her şeyi devralacağı bir dünyada, insanın anlam arayışı bir lüks değil, bir hayatta kalma meselesi olacaktır. Ama bu anlam nerede bulunacaktır?
ÜÇ MUHTEMEL YOL VE HER BİRİNİN TEHLİKELERİ
Birinci yol: Üretkenlik ve sanat. Robot bir Beethoven senfonisi analiz edebilir, hatta yapay zekâ bugün müzik bestelemiyor değil; ama o müzik kimin için, kim tarafından ve neden yapılıyor? Üretkenliğin bir anlamı olabilmesi için hem yapan hem izleyen insan olmalıdır. Eğer yapay zekâ hem üretici hem tüketici olursa, insan bu döngünün neresindedir?
İkinci yol: İlişkiler ve topluluk. İnsanın en derininde yatan ihtiyaçlardan biri ait olmaktır; bir bir mahalleye, bir fikre, bir insana... Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, bir annenin çocuğuna bakışındaki sıcaklığı ya da iki insanın uzun yıllar paylaştığı örtük anlaşmayı kopyalayamaz. Belki insanlığın geleceği üretimde değil, bağlantıda gizlidir.
Üçüncü yol: Maneviyat ve aşkınlık. Tarih boyunca insanlar, maddi şartları ne olursa olsun, kendilerini aşan bir şeye inanma ihtiyacı duymuşlardır. Dini ya da laik biçimlerde bu arayış süreklilik gösterir. Robot medeniyetinde bu ihtiyaç ortadan kalkmayacak; aksine yoğunlaşabilir.
Ne var ki bu üç yolun her birinde de ciddi bir tehlike gizlidir: Eğer insanlar anlam arayışlarını doldurmak için uyuşturucuya, dijital bağımlılığa ya da popülist ideolojilere yönelirse, anlam boşluğu bir özgürleşme alanına değil, yeni bir köleleşme biçimine dönüşür.
PEKİ BU YOLUN SONUNDA NE VAR?
Makul bir iyimserlik ve makul bir kötümserlik arasında dürüstçe durmak, son noktada mecburi hâle gelmektedir.
İyimser senaryo şudur: İnsanlık, El Cezerî'nin su saatlerinden bu yana her büyük teknolojik geçişi atlattı. Belki yapay zekâ çağı da insanı ezmeyecek, dönüştürecektir. Belki zorunlu emekten kurtulan insanlık, hakiki kapasitesini ilk defa tecrübe edecektir.
Kötümser senaryo ise şudur: Bu sefer iş gerçekten farklı. Çünkü önceki devrimlerde makineler insan bedeninin uzantısıydı; şimdi insan aklının alternatifi olmaktadır. Ve tarih bize şunu öğretmiştir: Ekonomik gücün el değiştirdiği her dönemde, güçten dışlananların sesi sistematik biçimde kısılmıştır.
Bu iki senaryo arasında ise siyaset, etik ve kolektif bilinç durur. Teknoloji kendi başına iyi ya da kötü değildir. Robotun geleceği de büyük ölçüde onu nasıl kucakladığımıza bağlı olacaktır...

