İrfan Özfatura
Yıllarca Beyaz Adam tarafından sömürülen, sonra kaos içerisinde yaşayan Kübalılar, 70 yıl evvel Domuzlar Körfezi Çıkarması’nda ABD ile savaştılar, kazandılar. Şimdi ise o ülkede sığınmacı olabilmek için lastik botla okyanusa açılıyorlar ve ufukta yine bir “çıkarma” var gibi. Lakin şartlar bu defa çok farklı…
Evvel zamanlarda Karayipler'de Taino halkı yaşar, sakin mutedil insanlardır. Coğrafî keşifleri başlatan Cenevizli kaptan ve kâşif Kristof Kolomb, Küba'da 3 ay kalır, bir saldırıya uğramaz, müspet kanaatlerle döner yurduna.
Papa VI. Alexander, devrinin İspanya kralına bahsi geçen bölgeye yerleşmelerini ve halkı Katolik yapmalarını emreder. Önce Küba’nın doğusundaki Hispaniola adasına mekân tutarlar, bilahare genel Vali Diego Velzquez misyonerleri ortalığa salar. Ahali karşı koyar, işgalciler tazyike başlar. Taino reisi Hatuey hayli direnir. İspanyolların elinde ateşli silahlar vardır, hesapsız kan döker ve şefi ele geçirirler sonunda. İnfaz öncesi şefin yanına bir Rahip gelir, “Vaftiz olursa cennete gideceğini” fısıldar kulağına. Kabul etmeyince yakılarak öldürülür, batıl bir itikat uğruna.
Küba’da 16. asra gelindiğinde yerli halk azalır, işgalciler şeker kamışı ve tütün üretiminde çalıştırmak üzere Afrika'dan köle toplar. Çin ve Meksika'dan da amele getirirler ayrıca. Demografi değişse de direniş sürer, çocuklar İspanyol nefreti ile büyür, diş gıcırdatır mütegallibenin baskısına.
PATRON CESPEDES
Asırlar sömürüyle geçer, derken Carlos Manuel de Céspedes adlı bir çiftlik sahibi kölelerini azat edip silahlandırır ve bağımsızlık mücadelesine başlar. Halkın “Vatanın Babası” dediği Céspedes Avukattır ayrıca. Yayınladığı bildiriyle (Grita de Yala) Küba’nın bağımsızlığını ilan eder ve “On Yıl Savaşları” (1868-78) başlar. Kendi çatışmalarda ölse de isyan aksamaz.
Bayrağı şair José Marti alır (1895), hürriyet savaşı hız kazanır. Marti ahaliyi Amerikalılara yanaşmaması hususunda uyarır, “O canavarı tanıyorum" der, "inlerinde yaşadım zira!”
300 bin Kübalının öldüğü savaşta ne İspanyollar ne de yerliler kazanır. Ülkenin verimli topraklarına göz diken ABD, Kübalılara destek olur, Guantanamo Koyu’nda bir deniz üssü kapar. Sözüm ona gemilerine kömür ikmali yapacaktır ama askerî hapishane kurar ne işe yarayacaksa!
1899 yılında Küba muhtariyetini ilan eder. Asırlar süren İspanyol hegemonyasından kurtulurlar ama bu defa ABD boyunduruğuna girerler. Artık şeker ve tütün ticaretine Sam Amca bakmaktadır.
Küba, 20 Mayıs 1902’de imzalanan Platt Antlaşması ile bağımsızlığını ilan etse de ABD hükümrandır. ABD idaresi işine gelmeyen mevzulara müdahale eder, menfaatini önde tutar.
ÇAVUŞ BATİSTA
Fulgencio Batista Zaldívar 1901 doğumlu Kübalı bir çiftçi çocuğudur. 1921’de orduya katılır, steno yazabildiği için itibar kazanır kışlada. Dost edinmesini bilir, çevresini genişletir. Eylül 1933'te örgütlediği çavuşlarla iktidarı devirir ve Küba'nın en güçlü adamı hâline gelir. Sırtını ABD'ye yaslar, 7 sene kalır başta. 1940 seçimlerini de kazanır, sandıklar elindedir zira. Bu arada eğitimi yaygınlaştırır; iktisadi büyümeyi hızlandırır. Kalıcı değil kaçıcıdır, tekaüde ayrılınca Florida’ya taşınır, varlığını emlake yatırır.
Batista sonrası rüşvet ve kayırma artar yozlaşma başlar, kamu hizmetleri aksar, sistem çöküntüye uğrar. Batista 1952 yılında tekrar döner, ordu desteği ile iktidarı ele alır. Halk dirlik düzen sağlanacağını sanır, razı olur ehven-i şer babında. Ancak bu defa işi zordur, üniversiteyi, basını ve kongreyi kontrol altında tutamaz, işsizler ve çiftçiler ayaklanır, hükûmetin vukuatı artar. Bakar düzelecek hâli yok, kendine ve ekibine yontar. Küba eğlence merkezi olur, Amerikalılar içkiye, kumara ve fuhşa gelir, ahlâkı aşındırırlar.
MİLLİYETÇİ ORTODOKS FİDEL!
İşte o günlerde genç avukat Fidel Castro bir gazetede Batista’nın suçlarını sıralar ve altına “100 yıla mahkûm olmalı” yazar. Castro, o yıllarda henüz komünist değil, milliyetçi bir Ortodoks’tur; "Partido del Pueblo Cubano" saflarında ikbal aramaktadır. Derken silahlı mukavemete başlar, 26 Temmuz 1953'te bir karakol basar. Gelgelelim askerler talimlidir, çoğunu tarar, kalanı içeri tıkarlar. Fidel mahkemede sesini yüksek tutar. “Siz beni mahkûm edebilirsiniz ama tarih beraat ettirecektir” şeklinde nutuk atar, tribünlere oynar. Nitekim 15 yıl ceza alır, atılır mahpus damına. Batista onun içeride kalıp kahramanlaşmasına fırsat vermez, serbest bırakıp sürer Meksika’ya.
Fidel Meksika'da Arjantinli anarşist Dr. Ernesto Guevera ile tanışır. Birlikte devrim planları yaparlar. Kübalılar Che (hey dostum) derler ona. Ernesto, Fidel ve kardeşi Raul 80 savaşçı ile Küba’ya döner, gerilla savaşı başlatırlar.
GAZETECİ HERBERT
New York Times muhabiri Herbert Matthews onlarla birkaç gün dağda yaşar, Fidel’i George Washington ve Elvis Presley ile kıyaslar, karizmatik bir lider gibi sunar (Şubat 1957). Diğer gazeteler de altta kalmaz, muhabir yollar hadiseyi parlatırlar. TIME dergisi kapak yapar hatta. Gerillaların neşesi yerindedir, geceleri ateş yakar, gitar çalar, marş çığırırlar. Hamaklarda yatar ve ha bire kızarmış kuzu budu yerler. Ellerinden pipo ve puro düşmez, rom çeker sızarlar. Amerikalı gençleri bile gerilla muhabbeti sarar.
Sierra Maestra’dan yayın yapan Kızıl Radyo tesirlidir, şehir hücreleri dağa daha fazla erzak ve para yollar.
Şebeke mensuplarından Frank Pais polis tarafından sokakta infaz edilince cıngar çıkar. Cenaze görülmemiş bir kalabalıkla kaldırılır, Batista zeminin kaydığını hisseder, düşünün Başkan Eisenhower bile mesafe koyar ona.
Gerillalar orduya ait silah yüklü bir treni ele geçirince ateş güçleri artar. Nitekim Santa Clara'yı kolayca alırlar, hedef Havana!
Batista biriktirdiği dünyalıkları toplar Dominik’e kaçar (1 Ocak 1959) Bilahare Portekiz'e bağlı Madeira Adaları'na sürgün edilecek, oradan Lizbon Estoril'e gönderilecek, İspanya Marbella’da ölecektir sonunda (6 Ağustos 1973-Guadalmina).
BAŞVEKİL URRUTİA
Fidel, Silahlı Kuvvetlerin başına geçer, "Makamda mevkide gözüm yok" dese de Başbakan Manuel Urrutia Lleó’yu kaldırır, kendisi oturur koltuğa. Sık sık "Biz komünist değiliz, basın, fikir ve inanç hürriyetinden yanayız" şeklinde konuşur; Washington’a mavi boncuk yollar.
Seçim kelimesini ağzına bile almaz, “Önce şu işsizliği bitirelim, köylülere toprak verelim" der "ondan sonra!"
ABD ile araları iyidir, ancak gizlice silah taşıyan Le Coubre adlı Fransız gemisi Havana Limanında patlayınca köprüler atılır. Fidel CIA’den bilir ve meydanlara inip yumruk sıkar. Artık sosyalist ağzıyla konuşuyordur.
ABD çok bozulur ve Domuzlar Körfezi’nde giriştiği başarısız bir saldırının ardından ambargo koyar. Ülke yakıtsız ve elektriksiz kalır, 20. asırda muma mahkûm olur.
SSCB Küba’ya ham petrol yollasa da ABD sermayeli rafineriler işlemeye yanaşmaz. Fidel Castro bunları devletleştirir, ABD de şeker alımını durdurur, ziraatçıyı sıkıntı basar.
Fidel yaşlıların iktidarda olduğu dünyanın en genç lideridir, hapishaneleri de boşaltınca hayli prim yapar. İlk yıl müreffeh geçse de hazır para tez tükenir, teker dönmez olur, müteşebbisi boğmuştur zira. Küba ekonomisi dibe vurur, Castro, halkı Che Quevera günlükleriyle oyalar. Doğu Almanya'ya döner, rejim muhalifi ararlar, muhbirlere iş çıkar.
Halk mahkemeleri Batista yanlılarına acımaz, kurunun yanında yaş da yanar. Adını soyadını sorar kurşuna dizerler oracıkta.
PAVYONCU RAUL
Nitekim zamanla Sovyet peyki olurlar. Moskova, çatışma bölgelerine Kübalıları yollar. Dile kolay sadece 50 bin asker kan döker Angola'da. Sonra Güney Sudan'a yollanırlar, direkt ateş hattına.
Che Quevera ise Bolivya dağlarında devrim peşinde koşar. Yine piposunu yakar, çocuk yaştaki acemi erleri avlar. Lâkin sert kayaya çarpar, yakalar kurşun doldururlar karnına (1967- La Higuera).
ABD, o devirde Türkiye’ye nükleer füzeler yerleştirince, Sovyetler de Küba’ya rampa kurar misilleme yapar. Başkan Kennedy panikler, Kruşçev ile buluşup anlaşırlar. Havana ve Ankara'ya fikri bile sorulmaz o başka.
SSCB dağılınca Küba karaya oturur âdeta; sanayi ve ticaret biter, dönerler at arabasına, kara sabana. Fidel faturayı Washington'a keser, sabah akşam söver Beyaz Saraya.
Tuhaftır bir bakmışsın kendi de kapitalizmde karar kılmış sonunda.
PEK BİLİNMEZ AMA…
Bu arada pek bilinmez ama Küba’da İslâmiyet’in varlığı çok eskilere dayanır. Kolomp'tan evvel yöreye gelen denizciler ve Senegal'den toplanan köleler ehl-i kıbledir. Ancak Katolik baskısından ötürü ortaya çıkamazlar…
Son yıllarda Küba'da tıp tahsili yapan Müslüman talebeler güzel izler bırakır. Pedro adlı bir Kübalı ihtida eder İmam Yahya adını alır, evini mescit yapar. Ramazanda iftar sofraları kurar. Arzusu hiç değilse 10 Kübalı gencin Türkiye'de din eğitimi almasıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı imkân sağlar, onlara umre de yaptırır ayrıca. Artık kardeşlerimizin mescid ve camisi var. Hükûmet tarafından tanınıyorlar. Sayıları takriben 10 bin civarında.
RAUL BAŞA GEÇİNCE…
Esas hikâyeye dönersek; Fidel ölünce kardeşi Raul geçer başa (2016), para uğruna her türlü melanete kapı aralar. Havana bar pavyon dolar, genç kızlar çerez olur Batılı zamparalara. Halk bıkkındır, gözünü karartan şişme botla okyanusuna açılır, doğru Amerika'ya… Miami'de bir iş bulunur nasıl olsa.
Raul, 10 yıl saltanat sürer, elden ayaktan düşünce yardımcısı Miguel Mario Díaz-Canel Bermúdez’i oturtur koltuğa. "Kabul edenler-Etmeyenler?..” İtiraz kimin haddine? Oy birliğiyle başa!
Uzun müddet gelmeyen elektrikler, çöken sağlık sistemi ve durma noktasına gelen turizm… Şimdilerde ABD ablukası altındaki Kübalılar, zor şartlarda yaşamaktadırlar.
Donald Trump da “Küba’nın düşmesi yakındır” der evvela, “Küba'yı işgal etme onuruna nail olacağıma inanıyorum” sözleri çıkar ağzından sonra…
Şartlar çok farklı ama… Acaba, 1961’deki Domuzlar Körfezi Çıkarması tekrar yaşanır mı bu defa? Çok zor…

