ÖNCEKİ Kültür Bakanlarımızdan İsmail Kahraman kadîm dostumdur. Bir gün gazetede sohbet ediyorken öğrendim. Babası da Kabaklı hayrânı olan Trabzon''lu İsmail kardeşim, ne zaman Ahmet Kabaklı ile karşılaşsa, "babam size selâm gönderdi" dermiş. Bir, üç, beş... Bir gün gene karşılaştıklarında, "Hocam, demiş... Babam size selâm gönderdi." Kabaklı biraz durup düşünmüş ve cevaplamış: - Yahu İsmail, şu baban ha bire selâm göndereceğine bir defa da yanılıp iki kilo tereyağ gönderse daha iyi olmaz mı? * * *
Hoca, iyi bir yazar, aynı zamanda sevimli bir hatip idi. Nükteli, cerbezeli konuşurdu. Atatürk Barajı açılacak... Hoca ile ikimizi rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal açılışa dâvet etmiş. İstanbul''dan uçağa birlikte binip yanyana oturduk. Şansa bakın ki, arka koltukta bir münâsebetsiz durmadan konuşuyor, Kabaklı Hoca''ya cahilce; tarih, edebiyat, siyâset dersleri veriyordu. Manzara, Gaziantep-Urfa arası otobüs yolculuğunda da devam etti. Gevezelik boyunca Kabaklı Hoca çıt çıkarmadan o bilgisiz adamı dinledi durdu. Birkaç ay sonra bir toplantıdayız. Oradakilere dedim ki: "Siz Hoca''yı yalnız ''konuşan'' olarak bilirsiniz. Oysa Hoca, Balkanlar''ın ve Ortadoğu''nun en müthiş dinleyicisidir. Bir cahile üç saat boyunca, tebessümünü yitirmeden, baş sallayarak ve kızmadan tahammül edebilmiştir. Şahidi benim." Kabaklı, dakikalarca gülmüş, gülmüştü. * * * Her fikrimiz, her görüşümüz tam uyuşmasa da, birbirimize sıcak bakardık. Türkiye Gazetesi''nin 2''nci sayfasında uzun süre yanyana yazdık. Onun başlığı "Gün Işığında", benimki "Dürbün" Sabah masama tam oturmuşken bir telefon... Kızgın bir okuyucu diyordu ki: "Sen o dürbüne karanlıkta bakıyorsun. Gerçekleri o yüzden göremiyorsun." Cevap verdim: "Yanılıyorsun kardeşim. Kabaklı Hoca''nın köşe başlığı ne? Gün Işığında... Benimki? Dürbün. O dürbüne, günü aydınlatan ışıkta bakılıyor. O sayfaya kat''iyyen gece de, karanlık da erişmez" Okuyucu ne diyeceğini bilememişti. * * * Kabaklı Hoca ile Tercüman Gazetesi''nde, Edebiyat Vakfı''nda, Türk Edebiyatı Dergisi toplantılarında, Aydınlar Ocağı çatışı altında onyılları bulan beraberliğimiz vardır. Şimdi ilk yanyanalığımızı anlatayım. 1969 olmalı. Akşama daha var. İşten çıkmış eve dönüyorum. Altı silindirli Amerikan arabamla da her gün oraya buraya çarpıp durmaktayım. Direksiyonda tedirginim. Yanımda Bâbıâli''den bir dost, "Büyük Türkiye" dergisinin sahibi Remzi Özdemir. Divanyolu''ndan Çarşıkapı''ya gidiyorken tam baharatçıların kıyısında Remzi, "Dur Gürbüz", diyor. Hoca''yı da alalım." Yağmur hafiften çiselemekte. Sağ yapıp duruyorum. Dostum iniyor ve Hoca''yı aceleyle arabaya buyur ediyor. Hoca, "Zahmet oldu çocuklar" deyip giriyor... Ahmet Kabaklı ile artık şahsen tanışıyorum. Arkamızda yığınla korna sesi. Birinci vitese alıp usulca gaza dokunuyorum. * * * Bu defa gaza usulca basıp uzaklaşan Kabaklı oldu. Önemli bir mücâdele adamı daha aramızdan ayrıldı. Ama, yitirildi mi?... Hiç sanmam.

