Türkiye''nin en büyük sorunlarından biri, devlet yetkililerinin yazılanlara, çizilenlere, bilimsel araştırmalara önem vermeden sürekli kendi bildiklerini okumalarıdır. Bundan 10 yıl önce Türkiye''deki bankaların yapısal değişim göstermelerinin zorunlu olduğunu Dünya Bankası uzmanları dile getirmişler, sistemin bozuk yönlerini masaya koymuşlardı. Özellikle son 3 yılda Türkiye''deki finans sektörünün amaçları dışına kayması, fonksiyonunu önemli ölçüde kaybetmesi, uluslararası standartlar doğrultusunda kötü yola yönelmesi karşısında IMF ve Dünya Bankası hükümete baskıyı arttırmış, kredi mekanizmasının yeniden uygulanmaya konması için Bankacılık Yüksek Kurulu''nun oluşumunu şart koşmuştu. Bu yıl faaliyete geçen kurul, İçişleri Bakanlığı''nın gerçekleştirdiği seri operasyonlardan da cesaret alarak, şimdiye kadar yaklaşılması mümkün olmayan birçok bankanın işlemini mercek altına almış, kesin kararlar vermeyi başarmıştır. Son bir haftada içi boşaltılan bankalara yenilerinin eklenmesi ve saygın zannettiğimiz şahısların karanlık işlemlerde aktif roller oynaması Türk toplumu olarak etik değerler üstünde yeniden durmamızı zorunlu hale getirmiştir.
Maliyetler artabilir Üzülerek belirtmek isteriz ki, kim ne derse desin, hangi formülü üretirse üretsin, bankalara müdahalede geç kalmanın sebep olduğu maliyeti sade vatandaşımız, Ayşe Teyzemiz, Hasan Amcamız, Kadir Ustamız ödeyecektir. Tasarruf Mevduat Fonu bünyesindeki 10 bankanın rehabilitasyonu için Bankacılık Denetleme Üst Kurulu, ilk aşamada 6.5 milyar dolarlık kaynak talep etmiştir. Sallantıdaki banka operasyonlarının da devreye girmesi ile bu rakam kolayca 2 misline çıkabilecektir. Enflasyonu önlemeyi temel amaç edinen hükümet, Türkiye açısından devasa olabilecek bu kaynağı bulabilmek için çeşitli yollara başvurabilecektir. Örneğin, dış kaynaklardan yararlanma, vergi arttırma ya da hiç arzu edilmeyen para basma yöntemleri gündeme gelebilecektir. Hangi yol seçilirse seçilsin, Türk toplumu yeniden kemer sıkmak zorunda kalacaktır.
Uyarılar önemsenmedi Bankacılık alanındaki son gelişmeler sonucu hükümet, banka birleşmelerini başta vergi muafiyeti olmak üzere çeşitli politikalarla destekleyeceğini açıklamış, bu yönde kendine bir hedef çizmiştir. Eğer düşünülenler gerçekleştirilebilirse, banka sayısı 2004 yılında bugünkünün dörtte birine kadar inebilecektir. Burada vurgulanması gereken noktalardan biri, olayın sadece sayısal yönüyle değil, kalite yönüyle de ilgilenmemizin zorunluluk haline gelmesidir. Geçmişteki acı tecrübelerimizden artık yararlanmasını bilmeli, gözümüzü açmalı, uluslararası finansal gelişmeleri gözden geçirmeliyiz. Özellikle birleştirmeler ve özelleştirmeler süreci içinde tercihlerimizi sadece iç veya dış piyasalarda parası olanlardan yana değil, finans konusunda deneyimli saygın kuruluşlardan yana da kullanmalıyız. Aksi halde bankacılık sektörümüzü meşgul eden konular, Mahmutpaşa yöntemleriyle iş yapmaya çalışan, sonu intihar girişimleri ya da hapishane koğuşları ile biten skandallarla dolup taşacaktır. Bankacılıkta birleşmelerin ve satın almaların sisteme güven getirmenin en önemli adımlarından biri olduğunu çeşitli yazılarımızda belirtmiş, öneri paketlerimizi bundan 2 yıl öncesinde Türkiye Gazetesi''nde dile getirmiştik. Örneğin, 18 Nisan 1998''de, 20 Kasım 1998''de, 16 Ocak 1999''da, 19 Haziran 1999''da, 25 Aralık 1999''da ve 17 Haziran 2000''de finansal sektörümüzün mutlaka mercek altına alınması gerektiğini vurgulamıştık. Başka bir deyimle Ankara''ya her 6 ayda bir mesaj göndermeye çalışmıştık. Geç de olsa bu çalışmaların bir aksiyona dönüşmesini görmek, Türkiye''de temiz toplum oluşturma yönünde adımlar atılmasına şahit olmak memnuniyet verici bir gelişme olarakkabul edilmelidir.

