Türkiye Cumhuriyeti yönetimi çok partili siyasi hayata geçtikten sonra, fasılasız şekilde vesayet rejiminin hamlelerine maruz kaldı. Muhtıralar peş peşe sükûn etti. 27 Nisan 2007 e-Muhtırası dönüm noktası oldu…
Cumhuriyetin ilk 27 senesi, tek parti rejimiyle geçti… Yetmiş altı yıllık çok partili siyasi hayatımızın yaklaşık altmış yılı da vesayetçi yapıların daimî hamleleriyle, neredeyse kesintisiz bir darbe ve muhtıra ikliminde cereyan etti!.. 27 Mayıs Darbesinden sonra, hükümeti doğrudan hedef alan ve istifasını sağlayan ilk hareket, 12 Mart 1971 Muhtırası oldu… Askerî komuta heyetinin verdiği ültimatom üzerine, milletin verdiği siyasi yetkiyle işbaşına gelmiş olan Süleyman Demirel Hükûmeti istifa etmek zorunda kalmıştı. Ondan sonra da 1980 Darbesine kadar, çalkantılar aralıksız biçimde devam etti. Yine bir askerî darbe ürünü olan 1982 Anayasasıyla, benzeri mahiyetteki 1961 Anayasasında mevcut vesayetçi sisteme takviyeler yapıldı. Bunlardan biri de Anayasa’nın 118 maddesinde tanzim edilmiş bulunan Millî Güvenlik Kurulu (MGK) kararlarının, tavsiye niteliğinden yaptırım gücüne sahip konuma yükseltilmesi oldu… Buna binaen 28 Şubat 1997 tarihinde toplanan MGK’nın aldığı mahut kararların dayattığı baskılar neticesinde, Necmettin Erbakan başkanlığındaki Refah-Yol Hükûmeti dört ay sonra istifa etmek mecburiyetinde kalmıştı… Refah-Yol’un ömrü sadece bir yıl iki gün sürmüştü. “28 Şubat Süreci” diye tesmiye edilen “postmodern darbe” değişik biçimde, sözde silahsız güçler tarafından hayata geçirilmiş ve vesayetçi dayatmalar korkunç boyutlara varmıştı… Kasım 2002 seçimlerine kadar, Türkiye’yi türlü serüvenlere sürükleyen istikrarsız siyasi dönem, halkın Adalet ve Kalkınma Partisini tek başına iktidar yapmasıyla bambaşka bir iklime evrildi. Vesayetçi güçler, 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerini fırsat bilerek topyekûn bir hamlede bulundu. Bir taraftan Anayasa ve Meclis İç Tüzüğü tuhaf bir şekilde yorumlanarak, yeni cumhurbaşkanının (Abdullah Gül AK Parti adayı idi…) seçilmesi engellendi. Diğer yandan Genelkurmay Başkanlığı internet sitesinde bir “e-Muhtıra” yayınlanarak, doğrudan siyasi iktidar hedef alındı. Yukarıda bahsini ettiğimiz, 12 Mart 1971 ve 28 Şubat 1997 muhtıralarında istediği sonucu alan vesayetçi odaklar bu defa da aynı beklentiye girmişti… Ama gelişmeler hiç de öyle olmadı!..
Tam aksine e-Muhtıra teşebbüsü, demokratik gelişme yolunda çok önemli bir kırılma noktası oldu! AK Parti Genel Başkanı ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in, 19 yıl sonra, 27 Nisan 2007 e-Muhtırasına dair Anadolu Ajansına yaptığı değerlendirmeler önemli bir hafıza tazelemesi mahiyetinde… Çelik, askerî vesayetin, 27 Nisan 2007'de Genelkurmay Başkanlığının internet sitesine koyduğu muhtırayla elde edilmek istenen sonucun, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ve hükûmetin direnmesiyle altüst edildiğini belirtti. O dönemde asker ve yargı vesayetinin bütün karanlığıyla Ankara'nın üzerine çöktüğünü vurgulayan Çelik, “O günleri yaşamayan biri için bugünden bakarak o günleri anlamanın zor gelebileceğini” söyledi. Günümüzde Cumhurbaşkanı başkanlığında Kabine Toplantılarının yapıldığını, bu toplantıların siyasetin merkezinde yer aldığını ve gözlerin bu toplantıda yapılacak değerlendirmelere, alınacak kararlara çevrildiğini ifade eden Çelik, "Ama o günlerde böyle değildi. Bütün merkez, Millî Güvenlik Kurulu (MGK) toplantılarıydı. Çünkü Millî Güvenlik Kurulu toplantıları, askerî vesayetin siyaset yapma alanıydı" dedi. Ömer Çelik, söz konusu tarihlerde sistematik olarak Anayasa'nın üzerine Millî Güvenlik Siyaset Belgesi'nin konulduğunu, Başbakanın üzerine vesayetçi bir Cumhurbaşkanlığının kurgulanmaya çalışıldığını belirterek, "Seçilmiş iktidarın vatandaştan aldığı oyu, siyasi iradesini kadük hâle getirmek için Millî Güvenlik Kurulu'nda yapılan siyasetler vardı. Yani siz hükûmet olarak ne karar alırsanız alın, Millî Güvenlik Kurulu'nda ona bir şekilde 'ayar' veriliyordu, yönü değiştiriliyordu. Türkiye'de bunun doruk noktası, bu muhtıra geleneğidir" değerlendirmesini yaptı. Muhtıralar yoluyla hükûmetlerin siyasi olarak tamamen işlevsiz bırakıldığını, onun bir kabuk, şekil hâline getirildiğini, milletten aldığı iradenin elinden alındığını dile getiren Çelik, bunun bir sonraki aşamasının da darbe olduğunu kaydetti...
Çelik, vesayet dönemiyle ilgili şunları dile getirdi:
"Askerî muhtıra, Türkiye'de siyasi iradenizi vesayet makamlarına teslim etmezseniz doğrudan silahlı müdahaleyle karşılaşırsınız demenin bir başka çeşidiydi. Dolayısıyla muhtıra, Türkiye'de demokratik hayatı son derece zehirleyen, tahrip eden, berhava eden, işlevsiz kılan kötü bir geleneğin önemli enstrümanlarından maalesef bir tanesiydi. Buna karşı da Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir hükûmet direnemedi. İşte 27 Nisan'ın önemi nedir? İlk defa Cumhuriyet tarihinde bir Başbakan, Sayın Cumhurbaşkanımız ve AK Parti hükûmeti bu muhtıraya direnmiştir. Buna aslında muhtıra da dememek lazım. Çünkü bir muhtıra vermek istediler. Hükûmet direnince o, kâğıt parçası oldu. Yani bu, hesap edilmemiş bir şeydi ve Türk siyasi hayatında bir ilkti."
Dönemin Başbakan Yardımcısı ve Hükûmet Sözcüsü Cemil Çiçek tarafından okunan, hükûmetin muhtıracılara verdiği kesin ve belirleyici cevap, her şeyi kökünden değiştirdi. Çelik e-Muhtıra'ya dair bazı kapalı kalmış bilgiler de verdi. "Hatta o gece bizi arayan bazı gazeteci arkadaşlarımız, 'Uzun zamandır askerî vesayetin susmuş olan faks cihazları bu gece çalışmaya başlayacak' demişlerdi. Biz de zaten o şekilde haberdar olmuştuk. Cumhurbaşkanımızı, o zaman Sayın Başbakanımızı bu şekilde haberdar etmiştik. Ama tabii hesap edilmeyen şey şuydu, muhtıra zihniyetine bir hükûmetin cevap verebileceği hiç düşünülmemişti. Dolayısıyla demokrasinin, seçilmiş iradenin üzerinde büyük bir karanlık oluşturmaya çalışırken hükûmetin cevap vermesiyle bütün denklem tersine döndü ve muhtıra olarak kurgulanan şey, bir kâğıt parçasına döndü" diye konuştu. Evet, neticede demokrasi kazandı…

