Kaydet
a- | +A

Tâbiînin büyüklerinden, Medîne-i münevvere''deki yedi büyük âlimden biri. İnsanları Hakka davet eden onlara doğru yolu gösterip, gerçek saadete kavuşturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin üçüncüsüdür. Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk''ın torunudur. Eshâb-ı kirâmdan birçoğuna yetişmiş ve onlardan ilim öğrenmiştir. Tasavvuf ilminde mütehassıstı. Vera ve takvada (Allahü teâlânın haram ettiklerinden sakınıp kaçınmada) eşi yoktu. Hadis ve fıkıh ilminde zamanının en yükseğiydi. İlimde ve takvada eşine rastlanamayacak bir yüksekliğe erişmişti. Çok hadis-i şerif nakletti. İlmi herkes tarafından takdir edilirdi. Ömer bin Abdülazîz; "Eğer birini yerime halife seçmem gerekseydi, Kâsım''ı seçerdim." derdi. Ömer bin Abdülaziz, halifeliği zamanında, halası Hz. Âişe''ye ait ne kadar hadîs-i şerîf ve başka rivayetler biliyorsa, onların hepsini toplamakla görevlendirmiştir.

Hadis-i şerif rivayet ederken en ince noktalarına kadar dikkatli hareket eder, bir harfin bile değiştirilmesini uygun görmezdi. O, fıkıh ilminde de yüksek bir âlimdi. Medîne''de yetişen ve kendilerine "Fukahâ-i seb''a" adı verilen yedi büyük âlimden birisiydi. Allah ve Resûlü adına konuşmanın ve dînî meselelerde fetva vermenin mesuliyetini en iyi şekilde idrak edenlerdendi.

Abdurrahmân bin Ebu Zenad, onun hakkında: "Peygamberimizin sünnetini ondan daha iyi bilen birisini görmedim. Hatta öyleydi ki, sünneti bilmeyeni âlim saymazdı." diyor. Kendisine bilmediği bir mesele sorulunca; "Bilmiyorum!" derdi. Çok soru sorulduğunda da, "Vallahi, sorduğunuz her şeyi bilmiyoruz. Eğer bilseydik söylerdik. Çünkü ilmi gizlemek bize helal olmaz." derdi.

Dini meseleler hakkında çok hassas davranır, ancak açık olanları hakkında fetva verirdi. Her sabah Mescid-i Nebi''ye gelir, iki rekat namaz kılar, sonra Resulullahın minberi ile kabri arasına oturur, kendisine sorulan meselelere fetva verirdi. Nitekim mezhep imamlarından Mâlik bin Enes de onun hakkında: "Kâsım, bu ümmetin, fakîhlerindendi." buyurmuştu. Çok mütevazı yani alçak gönüllüydü. Bir gün köylünün birisi ona gelip; "Sen mi daha çok biliyorsun, Sâlim bin Abdullah mı?" diye sordu. Sadece, "Burası Salim''in evidir." dedi ve başka hiçbir şey konuşmadı. Muhammed bin İshak bunun hakkında: "O benden daha iyi bilir diyerek yalan söylemeyi veya ben ondan daha iyi bilirim diyerek kendisini üstün göstermeyi istemezdi." derdi. Halbuki o hepimizden daha büyük âlimdi. Mekke ile Medîne arasında vefât etti. Vefâtından önce gözlerini kaybetti. Öleceğini anlayınca oğluna; "Beni üzerimde bulunanlarla kefenleyin." dedi. O sırada üzerinde gömlek, peştamal ve cübbe vardı. Oğlu; "Babacığım bunu iki katına çıkarsak olmaz mı?" diye sorduğunda, "Dedem Ebû Bekir de böyle üç parça bir kefene sarılmıştı. Bizim için ölçü onlardır. Bu kadarı kâfi, sonra dirilerin, yeni giyeceklere ölülerden daha çok ihtiyacı var." dedi. Kendisi anlatır: Resulullah efendimizin eshâbından birisinin gözleri kör oldu. Sonra onu ziyarete gittiler. Buyurdu ki: "Bu göz, bana Peygamber efendimizi görmek için lazımdı. Fakat şimdi Resûlullah efendimiz âhirete irtihâl etti. Allaha yemin ederim ki, eğer ceylan gibi güzel gözlerim olsa da artık buna sevinmem." Hepsi cennetlik olan eshab-ı kiramdan biri böyle söylerse, bize ne demek düşer? Buyurdu ki: "Bizden önce yaşayan büyüklerimiz, başa gelen musîbetleri güzellikle, kendilerine verilen nîmetleri de alçak gönüllülük ederek karşılamayı severlerdi."

ÖNE ÇIKANLAR