Demokrasi siyasi sistemin "etiğidir." Diğer tanımları yanında böyle bir manalandırma sunmamızın elbette bir nedeni var.
Demokrasi araç olarak "kullanılırsa", siyasi sistem yıkılır. Etiği (ahlakı) olmayan bir demokrasi ne "açık" ne de "temiz" toplum olabilir.
Siyasi sistemi bir şahsi "rant" süreci olarak görenler için, demokrasi kapalı devre, dar çevre sistemi haline gelir ve kendi kendini yer bitirir.
İşte, bu çerçeve içinde iktidar ortağı Bahçeli''nin MHP''li kimseyi devlet ihalalelerinde görmek istemiyorum ikazı, Türk siyasetinde yeni bir "etiğin" filizlenmekte olduğuna işaret etmektedir.
Bu yetmez. "Siyasetin finansmanı", devlet reformuna gidilecekse, siyasi partiler ve seçim kanunu yanı sıra politikanın yeni mimarisinde üzerinde, etikle birlikte durulması gereken bir bahistir.
Siyasi ahlak, kültürel dokudur. Kısa zamanda örülmez. Ama, onsuz da siyaset sadece şahsi ve kurumsal çıkarcılığa (ve egoizme) hizmet eder.
Bize lazım olan demokrasimizin "derinleştirilmesidir."
Burada da gerekli olan, isterseniz bana post-modernist deyin aldırmam, siyasi sistemimizi "farka saygı" ve "ötekinin sorumluluğunu" taşıma ilkeleri doğrultusunda açmak ve demokrasimizi çoğulcu ve katılımcı bir yörüngeye oturtmaktır.
İşte, devlet (veya onu yönetenler) bu bağlamda "Büyük şeytan" kuram ve komplolarından kurtularak sivil toplumla ilişkilerini yeniden düzenleyecek mekanizmayı üretebilmelidirler.
Açık toplumun düşmanları elbette olacaktır.
Olacaktır diye devleti derinleştirmek demokrasiyi daraltmaktan geçer ki, günümüz dünyasında bu küresel akıntıya ters kürek çekmek neticesini, yani yalnızcılığa mahkum bir kapalı toplum oluşu beraberinde getirir.
Tabii, burada "sivil toplum" olmaksızın, demokrasiyi derinleştirmenin beyhude bir gayret olacağını da özellikle vurgulamak istiyoruz.
İlkin, sivil toplum oluşacak, oluşmalı diyoruz.
Türkiye''de örgütlü toplum yüzde 3, bilemediniz 5. üstelik, siyasal aktörlüğü (veya etkinliği de) kuşkulu.
İkincisi, sivil toplum, ne kadar sivil (ya da özerk)? Bazı sivil toplum kuruluşlarının devlet ile organik bağ veya her toplumsal hadisede "Kralcı" şövalyeler gibi "takviyeci" tarzı, işin doğasına aykırıdır. Bilmem meramımızı anlatabildik mi?
Üçüncüsü, sivil toplum kuruluşları, en iyi benim ve benim toplum projem diğer refiklerim tarafından kabul edilmeli tarzında bir "taşmacılık" güdüsü ile hareket ederse, bu da işin "künhünü" kavrayamadığımızı gösterir.
Başka bir deyişle, öncelikle sivil toplumu üreteceğiz. Ondan sonra onun devlet ve birey ile ilişkiler metodolojisini kuracağız.
Çoğulculuk, parçalanmaktır.
Bu dün için geçerliydi.
Ancak, artık İletişim Devrimi, küreselleşme, Global bir toplum kurma iddiasını da taşıyor.
Pinochet örneği bunun yaşanan bir misali.
Kim "Ben devletim, istediğimi yaparım, kim karışırmış, şaşarım" diyenler için hesap günü, uluslararası baskı ile doğuyor.
Dokunulmazlık diye bir şey artık zaman aşımına bile kalmıyor.
İşin etiği yarını belirliyor.

