Onurumuzu okşadılar. Ağzımıza bal çaldılar. Türkiyesiz bir 21. yüzyıl olmaz,
dediler. Moderniteyi aşmada Türkiye''ye ihtiyacımız var; bu değişimde ülkeniz kilit diye vurgulamaktalar. Küresel nizamda cihan devleti rolü biçilen ülkemizin stratejik önemi, Avrasya ekseninde, herkese malûm olduğu için bu bayramda elimizi öpen çok oldu. Stratejik parametreler bir yüzyılın maddî sütunlarıdır. Ancak, her yüzyılın kendine mahsus bir kültürel ruhu, zamanın ruhu vardır ki, bu iklimi algılayabilen ve ona göre gemisinin yelkenlerini şişiren kazanır. Bismark, mesela, bu akıntıyı, ileride varacağı menzili dahi öngörmüş ve onun için "büyük adamlar" listesine girmişti. Maddi potansiyelinizi, bu faktörle birleştiremezseniz; o zaman gücünüz fayda etmez. Yeni yüzyılın beklentileri nedir? Bir kere, modernizm denen ve XIX. yüzyıl Batı merkezli çağdaşlaşma modelleri daha evrensel bir nitelik kazanıyor. Evrensel derken Batı dışı tecrübelerin, renklerin ve kültürlerin de katıldığı muasırlaşma çerçevelerini kastediyorum. İkinci olarak şunu söylememiz mümkün: (Hep yazıyoruz ama...) demokrasi çoğunluğun değil, çoğulculuğun rejimi oluyor. Başka bir deyişle, demokrasi "bireyselleşiyor". Farkların daha fazla tanındığı, kabul edildiği ve şahsi donanım, konum, özgürlük ve hakların ön plana çıktığı bir yüzyılı idrâk ettik. Birey, cemaatten de, ulustan da önemli sayılıyor. Kişinin güvenliği, devletin güvenliğinin önüne geçmiş durumda. Geçen yüzyıl, eşitlik için mücadele vermişti insanlık. Bu yüzyıl, farklılık için verecek. Bu itibarla, demokrasinin dahi aşılacağı bir devre söz konusu. Evet, hep fark dedik. Ama, sınırı neresi? Çokkültürlülükle, çokkültürcülüğü ayırmak lazım. İkincisi, adetâ bir "izm". Çoğulculuğu teşvik eden bir yaklaşım. Topluluklar atomize olup, insanlar birbirinden koptukça bölücü zafer naraları atan bir mantalite. Herkes ayrışsın, su geçirmez kompartımanlarından sosyal kozasına çekilsin. Her birim, diğerine tahammülsüz; adetâ ilkel kabileler gibi yaşasın. Oysa ki, ilki, çokkültürlülük, varolan farkları "veri" olarak kabul eden bir gerçeklik. Ama, o farkları, cemaat imtiyazları ile belirginleştirip, bireyi hapseden bir zihin değil. Herkesin kendi mevziinden çıkıp, diğeri ile, farkını özde muhafaza ile, kültürel ortaklıklara vesile kılmasını arzulayan bir üreticilik. Topyekun zenginleşmeyi hedefleyen bir felsefe. Türkiye, işte geleceğe ortak olurken nasıl değişeceğini de bilmeli.

