Kaydet
a- | +A

Haklı veya haksız, Türkiye''de yurttaşlar aydınların milli kültürden kopuk olduğuna inanmışlardır. Aydınlar da bürokrasiyi oluşturduğundan, halk hep devletle yurttaş arasında da kopukluk olduğuna inanmıştır.

Bu, halkın yöneticileri ile arasında bir "temsiliyet krizi" olduğuna işarettir. Öyle ki, halk aynı kefeye parlamentoyu da sokar ve "Biz seçtik; ama havasından mı, suyundan mıdır Ankara''ya gidince değişiveriyorlar" deyiverir.

Küreselleşme ile şu meş''um temsiliyet krizi "katmerleşti." Globalleşme ile su yüzüne çıkan küresel ve yerel kimliklerin ifadesi ile ne devlet, ne de parlamenter sistem kimi temsil etmesi hususunda berrak tercihlere girebildi. Kimin taleplerini savunmada öncelik verilmesi hususu, parçalanmış bir seçmen kitlesinde partileri kimseye yaranamaz hale soktu. Onlar da popülizm ile "hipermarket" misali, ona da buna da bir parmak bal çalarak işi tam çıkmaza soktular. Bu da seçmen kompartmanlarını çılgına çevirdi, iyice soğuttu.

İşte, bu kaba hatlarıyla "temsili demokrasi"nin krizi haline gelişinin öyküsüdür. Başka, daha acı, bir ifadeyle, global değişimlerin tesiriyle Türkiye uluslaşamadan, ulus-devlet krize girdi. Cumhuriyetin, minnet duyduğumuz kurucuları bir yüzyıl önceki dünya konjonktürü uyarınca -doğru bir kararla- "devleti kurduk, şimdi sıra milleti teşekkül ettirmede" demişler ve önce millet olunacak ve ondan sonra demokrasiye geçilecek tarzında bir strateji gütmüşlerdi.

Aksi, "bütünleşemeden" iç ve dış çekiş güçlerinin icrasıyla parçalanmayı mukadder kılardı.

Onun için, üniter devlet ve milli birlik/beraberlik temalarına ağırlık verildi.

Fakat, şimdi, iletişim devrimi, küreselleşmenin diğer boyutları farklı bir siyasi kozmos oluşturuyor. Bu evrende klasik kalıplar sosyal bünyeyi kaldıramıyor. Bastırılmış bilinçler, oradan buradan sistemin fay hatlarını kırarak, temsiliyet mekanizmasından artçı depremlere neden oluyor.

Ve bu ortamda, yönetenler bir millet için "tasada-kıvançta ortaklık" beklentisine dayanarak milli maçlardan, depremlerden medet umarak "şaheser uyandı" edebiyatına sığınıyorlar.

Bu geçici ve kısmi "rehabilitasyon" istasyonlarıdır.

Esas ve kökten çözüm, artık demokrasi ile millet olunacağına inanmak ve bu şemsiye görüş altında uygulamalara geçmektir. Cumhurbaşkanlığı makamı "siyasal birliğin" bir nevi istinatgâhıdır. "Ben hepinizin cumhurbaşkanıyım" demek doğru, fakat yeterli değildir. Cumhurbaşkanının kimliği herkesten bir tutamı "sentezlemek" de değil, şahsi manalarının dışında, farklı kimliklerin çelişkilerine karşı dürüst bir müzakereci olabilme beceresinde aranmalıdır.

Demirel''in beklentisini oluşturan anayasal reformlar, sosyolojik bu arka plana ne ölçüde cevap verecektir, asıl tartışılması gereken budur. Yoksa, bu devlet reformu temsiliyet krizini "arttıracak" mıdır, tartışalım.