Kaydet
a- | +A

Claude Farrere ünlü bir Fransız yazarı... 20. asrın başlarında defalarca Türkiye''ye gelmiş, 1908 yılından sonraki olayları kitaplarında, konuşmalarında dile getirmiş bir Türk hayranı... Fransızların Türklere karşı tavırlarını şiddetli bir şekilde tenkit edip, Fransa''yı ağır bir dille suçladığı için halkından büyük tepki görmüş biri.

"Türk Şuuru" ve "Türkiye''nin Manevi Kuvvetli" isimli kitaplarında bu tepkilere cevap vermekte. Ayrıca o zamanki sosyal, siyasi durumunu hatıralarında anlatmakta. Bugünkü yazımda sizlere bir hatırasını nakledeceğim. Ama bu hatıra sizi sıkacak ciddi siyasi bir olay değil... Aksine sizi rahatlatacak hayvanlarla ilgili bizzat yaşadığı bir hatırası...

"Bana öyle geliyor ki Türkler, yaşadıkları topraklardaki insanlara örnek olmuşlardır hep. Zira Türkler mükemmel insanlar; nazik ve sakindirler. Diğer milletlerden çok farklılar. Türklerin kendileri gibi hayvanları da çok farklı bizim hayvanlardan. Bu farkı başımdan geçen bir olayı nakledince daha iyi anlayacaksınız... Bana hak vereceksiniz.

Vakit öğle sularıydı, Süleymaniye Camii''nin avlusuna girmek üzereydim... Yanımda bir dostum var... İkimiz de yorulmuştuk. Avlunun bir kenarına yorgun argın oturduk. Biraz sonra, yanımıza bir köpek geldi... Belli ki aç hayvan. Dostum, köpeği çağırdı; köpek, önce tereddüt etti, sonra yaklaştı. Tam o sırada bu maksatla dolaşan bir ekmek satıcısı geçiyordu. Çağırdım adamı ve dostum, çok, pek çok kara ekmek satın aldı. Şaşkınlıktan deliye dönen hayvan, bir anda, ayaklarının altında, kendisine bir hafta yetebilecek ekmeği buluvermişti. Büyük bir minnettarlık hisseden köpek sevincini ve itimadını hemen göstermek istedi. Ve bunu belirtmek için de, yeryüzündeki diğer bütün annelerin yapabileceği şeyi yaptı... Alelacele yanımızdan uzaklaştı. Çok geçmeden, ağzında iki minik yavruyla çıktı. Kendi yavrularıydı bunlar.

Ve onları bize gayet merasimli bir şekilde takdim etti. Güzel yavrulardı. Annelerinin aksine yumuk yumuş, tombul hayvanlardı. Besbelli ki bu hal, anneye bir gurur veriyordu.

Bu zayıflığın sebebini belki de yanlış anlarız diye, gözlerimizin önünde, aldığımız ekmekleri iki yavrusuna paylaştırdı, fazla kalanları bir kenara ayırdı; yavrularından artanları da kendi yedi. Nihayet bütün aile tekrar yuvaya çekildiler... Onbeş gün sonra yine aynı yerdeydim. Ama bu defa, yalnızdım, eskiden dostumla beraber olduğumuz yerde yalnızdım...

Baktım çevrede hiç köpek de yok. Beklemeye karar verdim. Bu arada, elimi önceki gelişimde yerini öğrendiğim köpeğin yuvasına sokup içini bir yoklamak aklıma geldi. Evet, gerçekten içerde yumuşacık tüylere dokundu elim. O zaman hayvanları göreyim diye ikisini de tuttum, dışarı çıkardım. Ağlayıp, viyakladılar... Pek fazla çıkmadı sesleri; biraz viyaklama. Çok geçmeden, muhtemel bir cinayeti önlemek maksadıyla, mahallenin bütün köpekleri imdada koşmuştu.

Bir anda kendimi pek çok köpekten meydana gelmiş bir dairenin içinde buldum. Hepsi de hırlıyordu. Ama hiçbiri dişlerini göstermiyordu. Çünkü, gayet rahat, ayaklarımın dibinde duran yavrular, masumiyetimi gösteriyordu onlara. Ama ben, kendimi suçlu buldum ve baldırlarımın tehlikeyle karşı karşıya olduğunu hissettim. İşte o sırada tehlikeden haberdar edilen ana köpek, yavrularını kurtarmak için koşa koşa olay yerine yetişmeye çalışıyor, en kötü ihtimali düşünerek, dili bir karış dışarıda deli gibi koşuyordu. Ama birdenbire beni gördü ve tanıdı. O zaman en tuhaf, en harikulade sahne cereyan etmeye başladı! Bir an içinde etrafımdaki köpekler yok oluverdi. Ana köpeğin bir havlaması, onlara tehlike olmadığını ve dağılmaları gerektiğini anlatmıştı.

Ve kendisi... Karnı yere dokunurcasına yere eğilmiş, ayakkabılarımı yalayarak, arkadaşlarının yaptığı muamele için benden özür diliyordu... Bana nasıl yapmışlardı bunu ve yavruları, şaşkın küçükler, nasıl olmuş da beni tanımamışlardı. Olur şey değildi bu!

Zavallı hayvanın başını okşadıktan sonra, aynı ekmek satıcısını çağırınca, birden kalktı ve çeşitli maskaralıklarla sevincini göstermeye başladı.

Ama hemen ardından, analık vazifesini hatırladı ve başka hiçbir hayvan dünyasında görülmeyecek bir zekâ örneği vererek, ard arda iki yavrusunu dişleri arasına alarak hırsla gözlerimin önünde hırpaladı, şüphesiz onları cezalandırıyordu.

Kendilerine ekmek veren bir insana nasıl böyle davranabildiklerini, onlara anlatıyor, bu faydalı gerçeği yavru köpeklerin kafasına sokmaya çalışıyordu. Kulaklarındaki bir, iki diş darbesi onlara iyi bir ders olacaktı. Şimdi söyleyin diyor Claude Farrere, Türklerin hayvanları bile farklı demekte haksız mıyım?