Hiçbir kötülük karşılıksız kalmayacağı gibi, hiçbir iyilik de karşılıksız kalmaz Allah indinde... Onun için "İyilik et denize at, balık bilmezse Halık bilir." demişlerdir.
Allah rızası için yapılanlar zayi olmaz. Nitekim, hadis-i şerifte, "İyilik zayi olmaz, kötülük unutulmaz. İstediğini yap, ettiğini bulursun!" buyuruldu. "İyilikten kötülük gelmez.", " İyilik eden iyilik bulur." gibi atasözlerimiz de, iyilik etmeyi tavsiye etmektedir. İyiliğe iyilik, insanın yaratılışında vardır. İyilik edene sevgi beslememek insanın elinde değildir. Peygamberimiz, "İnsan, kendine iyilik edene sevgi, kötülük edene de nefret duyacak şekilde yaratılmıştır." buyurdu.
Kötülüklerden, sıkıntılardan, belalardan kurtulmak için de her zaman iyilik etmek gerekir. Kur''an-ı kerimde mealen, "İyilikler, kötülükleri yok eder" buyurulmaktadır. (Hud 114) Fakat iyiliği, hiçbir menfaat beklemeden Allah rızası için yapmalıdır. Eğer, bir menfaat karşılığı iyilik yapılırsa, iyilik ettiği kimseden zarar gelebilir. Hiçbir menfaat beklemeden, sırf Allah rızası için iyilik etmekten korkmamalıdır.
Müslüman olsun olmasın herkese iyilikten kaçınmamalıdır. Yapılan iyiliğin karşılığını Cenab-ı Hak hiç ummadığı, çaresiz kaldığı bir zamanda karşısına çıkartır. Bunun sayısız örnekleri görülmüştür. Bununla ilgili çok enteresan bir olay anlatayım size.
Abdülmecid Han''ın torunlarından, (Mediha Sultan''ın torunu) Fethi Sami Bey''den bizzat dinledim bunu. Hem de geçen hafta. Sınırdışı edilip, Avrupa''da "Vatansız" olarak yaşarlarken, başlarından geçen bir hadiseyi şöyle anlattı Fethi Sami Bey: "Ne zaman çaresiz kaldık; Cenab-ı Hak imdadımıza yetişti: 1929 yılında, Fransa''nın Manton şehrindeyiz. Hiç paramız kalmadı. Türk olduğumuzu öğrenince iş de vermiyorlar. O zamanlar müthiş bir Türk düşmanlığı vardı Avrupa''da. Ekmek paramız bile kalmamıştı. Alış veriş yaptığımız komünist bir bakkal vardı. Alış veriş dediğim, aldığımız zaten sadece ekmek...
Bir gün, "Artık size borç ekmek vermiyorum, çalışsanız ekmek parası kazanırsınız, çalışmıyorsunuz... diye, bir sürü hakaret etti bu bakkal. Biz, durumu izah ettik. "Ben size iş bulursam çalışır mısın? diye sordu."Tabii çalışırız! Yeter ki sen iş bul!" dedik. Günlerce iş aradı bulamadı. Sonunda "Haklıymışsınız, istediğiniz kadar ekmek alabilirsiniz, para istemiyorum bundan sonra." dedi.
Paramız olmadığı için tabii ki oturduğumuz dairenin kirasını da aylarca ödeyemedik. Sonunda ev sahibi zorla dışarı attı bizi. Eşyalarımızı bavullara doldurup çıktık sokağa.
Dokuz kişilik aile efradı ile deniz kenarındaki parkta oturuyoruz. Üzüntü hat safhada... Üç beş saat sonra akşam olacak, nerede kalacaktık? Ne yiyip içecektik? Yapılacak hiçbir şey kalmamıştı artık. Allaha sığınıp, "Ya Rabbi halimizi görüyorsun, bu durumdan ancak sen kurtarırsın bizi," diye dua ediyoruz ailece... Sarayda doğup büyümüş bizler için çok zor şeylerdi bunlar...
Babam üzüntülü halini görmememiz için, bizden uzakça bir yere tek başına oturmuş kara kara düşünmekte. Ben bir ara babamın yanına yaklaştım. Tam o sırada, babama birisi dikkatli dikkatli bakmaya başladı. Babam çok dalgın olduğu için hiç farkında değil. Bu kimse babamın yanına yaklaşıp, omuzuna dokunarak Fransızca sordu: -Sen Prens Sami Bey değil misin? Beni tanımadın mı? Ben arkadaşın Volkonski. Ne yapıyorsun burada? Babam ayağa kalktı. Sarmaş dolaş oldular. Sonra şöyle cevap verdi:
- 1917''de senin başına gelenler şimdi, benim başımda...
Babam olup bitenleri anlattı kendisine. Volkonski üzüntü içinde dinledi. Sonra, - Prens Sami, sen üzülme. Şimdi sıra bende. Ben senin iyiliklerini unutmadım. Her türlü yardıma hazırım. Benim villam boş. Hem de meşhur villa Shaletdes Rozier. Fransa''ya geldiğinde Kraliçe Victoria''nın kaldığı yer. Sen hemen çocuklarını topla oraya yerleş. Zaten, villa boş olduğundan benim de başım dertte. İkide bir hırsızlar giriyorlar. Kapıları kırıyorlar. Hiç olmazsa onlardan kurtulurum.
Babam gülerek kardeşlerimin yanına geldi. Neşe içinde seslendi: "Toparlanın gidiyoruz. Hem Villa Shaletdes Rozier''e!"... " Baba, şu üzüntülü zamanımızda bize şaka yapma, şakanın sırası değil!" dedi, kardeşlerim... "Çocuklar şaka yapmıyorum. Gerçeği söylüyorum" diye cevap verdi babam.
Kırkdört odası olan villada, her birimize ikişer üçer oda düştü. Beş kuruş para vermeden yıllarca burada kaldık. Yerleştikten sonra babama sorduk, bu kimdi, bize bu iyiliği niçin yaptı? diye. Şöyle anlattı: 1917 yılında Rusya''da ihtilal olmuştu. Kendini yurt dışına atabilenler ancak canını kurtardı. İşte bu Volkonski İstanbul''a kaçarak canını kurtaran bir Rus Prensidir.
İstanbul''da kendisi ile o yıllar tanışmıştık. O''na, kalabileceği yer temin etmiştim. Maddi yardımda da bulunmuştum. Tanışıklığımız epey sürdü. Daha sonra İstanbul''dan ayrılıp Avrupa''ya yerleşmişti. Burada çok zengin olmuş...
Sonra bize dönüp dedi ki babam: "Çocuklar; kim olursa olsun, Hıristiyan, Müslüman demeden iyilik edin. Bir gün cenab-ı Hak bu yaptıklarınızı karşınıza çıkartır. Gördüğünüz gibi..."

