Kaydet
a- | +A

Mail adresime enteresan yazılar geliyor kıymetli okuyuculardan. Bunlardan birini sizinle paylaşmak istiyorum bugün: Zaman zaman fırının temizliğini yapan Hikmet, bu maksatla fabrikaya gitmişti o gece. İçeriye girip dış kapıyı kilitledi. Işıkları yaktı ve fırının kapağını açıp içerisine girdi. Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti. Sabaha karşı dörde doğru gelen işçiler de, gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı.

Tam o saatlerde fırının genç ustalarından olan Serdar fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı. O akşam yıkattırıp, ertesi gün temiz temiz giymeyi düşünüyordu. Dış kapıyı açtığında şaşırdı. "Hayret, içerdeki elektrikler açık unutulmuş" diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık duran fırın kapağını eliyle şöyle bir itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi.

Elektriklerin sönmesiyle Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat heyhat, kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Kimse olmadığı için çırpınması fayda vermiyordu. Zaten içeride insan olsa da sesini duyması mümkün değildi. Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıstı. Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05''i gösteriyordu.Yaklaşık beş saati kalmıştı...

Önce terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş sürekli artacak, artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye başlayacak. Sonra kömür olacaktı...

Evini düşündü. Hanımı, oğlu merak ediyor olmalıydı. Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken?.. Hayat arkadaşına karşı daha nazik, daha hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu...

Keşke dövmemiş olsaydı onu...Onlardan da mesul olduğu için onların hesabını da verecekti Allah''a... Keşke hanımının dediğini yapsaydı. Hanımı ona:

"Haydi, birlikte namaza başlayalım" demişti. Hikmet ise: "Biraz daha yaşlanalım" diye cevap vermişti. Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını vermeyecek, sadece ihtiyarlığın hesabını verecekti. "Ah ahmak kafam" diye inledi.

En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti. Aklına bir fikir geldi, ''fırının içinde teyemmüm edip namaz kılmak.'' Toprak yoktu ki... Ellerini fırının içindeki tuğlalara vurarak teyemmüm etti. Namaza durdu. Her şeyin bitip tükendiği noktada başka kime dayanabilirdi ki? Aslında her namazda öyle hissetmeliydi.

Kendisini hayatında ilk defa Rabbi''yle konuşuyor gibi hissetti. Alemlerin Rabbi''ne hamdetmeyi, O''na dayanmayı, O''ndan yardım dilemeyi, dosdoğru olmayı ilk defa böylesine anlıyordu. Acizliğini iliklerine kadar duyarak... Rabbinden gelmişti ve O''na dönüyordu artık. Ah, dönüşün ona olduğunu hiç unutmamış olsaydı... Serdar ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15''ti. Bir rüya görmüştü. Arkadaşı Hikmet fırının içinde alev alev yanıyor, "Serdar!" diye bas bas bağırıyordu. Fırının kapağını Hikmet''in üzerine mi kapatmıştı yoksa? Hemen üzerini giyip fırına koştu. Kapağını açıp içeriye seslendi: "Hikmeeet!" İçerden hiç ses gelmiyordu. Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıştı ki, isminin söylendiğini duyunca irkildi. Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Serdar''ı gördü. Serdar, korkuyla: "Kimsin sen?" dedi. "Hikmet''im işte, görmüyor musun?"

Hikmet ilk önceleri Serdar''ın bu hareketine bir mana veremedi. Nasıl olur böyle söyler, nasıl olur da mesai arkadaşını tanıyamazdı? Hemen aynaya doğru koşup kendine baktı.

Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı. Kırışmış ellerini, solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Kendisinden kendisi korkmuştu. Başı ellerinin arasında öylece kala kaldı...