Seksenli yılların başlarında, bir devlet kuruluşuna yeni tayin olmuştum. O zamanlar her memurun masasında telefon nerede? Bir telefon müdürün odasında, bir telefon da aynı odada oturduğumuz şefin masasında... Odamızdaki telefonun zamanlı zamansız sık sık çalmasından, lüzumlu lüzumsuz aramalardan şefimizi rahatsız olmuştu.
Sonunda buna bir çare düşündü; telefon ortaya konulacak, çaldığı zaman da odadaki en genç memurlar cevap verecek, kimi arıyorlarsa ona haber verecekti.
En genç memur ben olduğum için, bu sekreterlik görevini yapmak da genellikle bana düşüyordu. Anlaşılan bu görevi pek iyi beceremiyordum ki, bir gün şefimiz herkesin içinde bir uyarıda bulundu bana: - Bak, dedi, sakın alınma darılma ama ayıp değil sen telefonda konuşmasını bilmiyorsun. - Olabilir efendim, diye cevap verdim. Öğretin de öyle konuşalım. Nasıl konuşacağımı izah etti: Telefon eden kim ise önce kendisini tanıtmaya ve kiminle ne için konuşacağını söylemeye mecburdur. Sen kim olduğunu hemen söylemek durumunda değilsin. Sadece "Burası... Kiminle görüşmek istiyorsunuz" diyeceksin.
Artık telefonda nasıl konuşulacağını öğrenmiş sayılırdım.
Olacak ya, bu dersten sonra henüz bir dakika geçmemişti ki telefon çaldı, odadaki başlar bana çevrildi, gözler bana dikildi, yerimden kalktım, telefonu açtım. Daha alo demeye vakit kalmadan, telefondaki sert ve hakim bir ses "kimsiniz" diye soruyordu. Öğretildiği gibi cevap verdim: - Burası... kimi arıyorsunuz efendim? - Anladım, size kimsiniz diyorum, anlamıyor musun? - Burası... diye tekrarladım, telefondaki gazaba geldi, "kimsiniz"deki nezaketli çoğul hitabını terkedip, tehditkâr bir edayla: - Sana kimsin diyorum be adam... diye gürledi. Kendimi tutamadım, ben de "Benim kim olduğumu bırak önce sen kimsin, onu söyle!" deyiverdim. Telefon "çat" diye yüzüme kapandı. Bana verilen telefonda konuşma dersini öğretildiği gibi uygulamış ve geçersizliğini ispatlamış bir halde tam yerime oturmuştum ki, kapı hışımla açıldı, içeriye hiddetten kıpkırmızı olmuş yüzü ile müdür girdi. Fevkalade iyi giyinmesi, zarafet ve nezaketi ile tanınan biri idi müdür bey. Görünüşüne ters düşen bir üslup ve davranışla: - Kimdi o telefona cevap veren terbiyesiz? diye gürledi. Olanlar olmuştu yerimden kalkıp teslim olmak üzere idim ki, şefimin kalktığını gördüm: - Telefona cevap veren bendim ama ben terbiyesiz değilim, müdür bey... diye cevap verdi. - Sizinle görüşürüz... şeklinde bir tehdit savurarak, üstelik kapıyı da çarparak geldiğinden daha büyük bir hışım ve şiddetle gitti.
O anda içimden ağlamak geldi. Kendimi tuttum, ağlamadım ama içimden sıcak birşeylerin aktığını hissettim. Böylesine yürekli bir yöneticiyle çalışmak ne büyük saadetti...
Şefime karşı güvenim artmıştı. Dolayısıyla iş yaparken daha rahat hareket eder olmuştum. Artık inanıyordum ki, yaptığım işlerden dolayı başıma bir iş geldiğinde, şefim arkamda olacak.
Yöneticilikte işte bu güven çok önemlidir. Yönetici bu güveni verebilirse gözü arkasında kalmaz. Elemanı yöneticisini yalnız bırakmaz. Her şartta onun yanında olur, onun bu desteği karşısında mahcub olmamak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz.
Yöneticiye güven kazandıran davranışlardan biri de, elemanlarının yaptığı hataları görmezlikten gelmektir. Bu da elemanı rahatlatır. İş verimini artırır.
Frank Flores "Çalışanların bazı yanlışları yapması kesin bile olsa, aşırı denetimi elden bırakın"der.
Yönetici, yanlışların, hataların muhakkak olacağına kendisini inandırmalıdır. Hatalar, bir işi yapmaya çalışan her insanın başına gelebilecek yanlışlardır ve öğrenmenin yoludur.
Bir ilim adamı der ki: "İnsanlar aklı satın alamazlar. Buna ücret ödemeleri gerekir, bu ücret de tecrübedir"
Thomas Edison yeni bir pil bataryası üretmek için ellibin tane verimsiz deney yapmıştı. Sonuç üretmiyor gibi görünen bu cesaret kırıcı hatalar zinciri hatırlatıldığında Edison "Hiçbir sonuç yok mu? Ben şu an biliyorum ki ellibin tane madde işe yaramıyor" demişti. Elemanın kendini güvenli hissetmesinin, samimi bir gayret ile yaptıklarından kendisine bir zarar gelmeyeceğinden emin olmasının başarıdaki rolünü yönetici göz ardı etmemelidir...

