Deprem bölgesindeki gelişmeleri yerinde gördük, TV kanallarından seyrediyoruz. TV kamerasını arkasına alan vatandaş, devlet yetkilerine basıyor fırçayı. Bakanı görüyor, "Neredesiniz" diye soruyor. Vali''yi çevirip, "Neden çadır vermiyorsunuz" diye bağırıyor. Ardından da "Ben vatandaşım" diye dikleniyor. Vatandaşın sesi çıksın diye çırpınan bir aydın olarak bu durum bana keyif veriyor. Ama, unutmamak lâzım ki, devletle milletin karşı karşıya gelmesi terör doğurur, işleri zorlaştırır. Vatandaş öfkesine hakim olamayıp; devletin bakanına hakaret eder, polisine karşı gelirse, memurunu tartaklarsa suç işlemiş olur... Polis copu çekip, vatandaşı tartaklarsa; ortada vatandaşlık kalmaz!.. Vatandaş sussun mu?.. Hayır. Vatandaş konuşsun ama vatandaş işine bakarken onun yerine, daha etkili kurumlar olsun. İşte buna sivil toplum örgütü veya gönüllü kuruluş diyoruz. Gönüllü kuruluşlarımız olmayınca hem devlet yara alıyor, hem de vatandaş.... Devletle milletin arasına mutlaka ama mutlaka gönüllü kuruluşlarla bir emniyet bölgesi kurmalıyız, tampon bölge oluşturmalıyız. Demokrasi işte bu demek. Devlet öfkelenir vatandaşı döver, millet öfkelenir devletin binasını taşlarsa, bakanını yuhalarsa o ülkede sinirler bozulur, enerjiler boşa akar. Bağırmaya, fırça atmaya bir şey demiyorum. Psikologlar da, bağırıp çağırmanın faydalı olduğunu söylüyor. Bağıralım, çağıralım ama karşılığında da
elimize bir şey geçsin. Sadece stres atmak için bağırmak, kısa vadede insanı rahatlatır ama 3 gün sonra her şey unutulur gider.
Kalıcı şeyler yapalım.
AKUT''UMUZ BOZULMASIN Deprem felaketinin ardından, "Benim sigortalı binam yıkıldı. Bedelini ödeyin" diye sigorta şirketinin kapısını kaçımız çalabildik. Veyahut da, "Efendi, ben vergisini tam ödeyen bir mükellefim. Şimdi beni meydanda bırakamazsın" diye efelenmek daha isabetli olmaz mıydı?..Patronların TÜSİAD''ı, sanayici ve esnafın TOBB''u, işçinin sendikası var. İyi kötü bunlarla sesini duyuruyor. Vatandaşın ise hiç bir temsilcisi yok. 4-5 senede bir oy kullanmaktan başka gücü olmayan, sesini duyuramayan vatandaş hep eziliyor. Afet anında yardıma koşacak bir AKUT''umuz oldu. Şimdi bu AKUT''ları artırmaktan başka çaremiz yok. Mahallede, köyde, kentte mutlaka ama mutlaka AKUT''larımızın olması lâzım. AKUT, Türk insanının gururu olduğu gibi devletin de temsilcisi oldu. Bugün Nobel Ödülü''ne aday gösterilen AKUT ve onun gibi gönüllü kuruluşlar; devletle milleti barıştırdığı gibi dünyaya da ülkemizi tanıtıyor, düşman ülkeleri barıştırıyor.
Bahreyn''e ne satılır? Bahreyn''i 3 gün gezip, dolaştın. Yediğin içtiğin senin olsun, neler gördün anlat bakalım, diyeceğinizi biliyorum. Suudi Arabistan ile Katar''ın arasında, irili ufaklı 33 adadan meydana gelen 700 bin nüfuslu küçük bir ülke. Halkın yüzde 63''ünü Bahreynliler meydana getiriyor. Geriye kalanı da Asya ve Afrikalı... Ülkeyi Emir İsa''nın çocukları yönetiyor. Nüfusun çoğunluğu şii. Emir ailesi ise sünni. Şiilerin çokluğuna güvenen İran, geçmişte şiileri yönetime karşı ayaklandırmak istemiş. Emir ailesi hemen tedbir almış ve şimdi Hindistan, Pakistan, Irak, Mısır gibi ülke insanları Bahreyn askeri. Nüfusun yaklaşık 150 binini Emir ailesi meydana getiriyor. 15 bin kadar da yabancı bankacı ve yönetici bulunuyor. Diğerleri ise halk. Bahreyn''de açılan Türk İhraç Ürünleri Fuarı''nda görebildiğim kadarıyla; Bahreynli tüccarlar malın fiyatından çok, kalitesine bakıyorlar. Emir ailesine mobilya, perde, halı, tablo gibi mal satanlar köşeyi dönüyor. Saray satıcıları da belli. Bahreyn''d#ki fuarda 60 ihracatçı ürününü sergiledi. Bahreyn''l#lerin fiyat konusundaki umursamazlığı hepsini şok etti. Gıdada da ihraç imkânı var. THY, Bahreyn''e uçuyor. Kaliteli malı olan gidip, görüşebilir. Bahreyn''e kiloda az, pahada yüksek mal satmak, bana daha akıllı bir iş gibi geldi. Bahreyn''de tek tük Türk bulunuyor. Çoğu lokanta, fırın ve döner işi yapıyor.
Ev de var, iş de... Devlet, depremzedeleri nereye yerleştireceğine karar veremedi. Vatandaş sokakta, iktidar Ankara''da kara kara düşünüyor. Herkes çözüm bekliyor... Bu kadar insan bir eve ve işe yerleştirilsin''den öte bir dert yok. Bu kadarını biliyoruz da, çare üretemiyoruz. Hükümetin basireti bağlandı. Çadırda oturana kira yok, prefabrike isteyene şu yok... Proje yok... Arsa yok... Yok, yok, yok... Ne olacak bu işin sonu? Türkiye''de depremzedeleri yerleştirecek kadar hazır ev var. Çadırı, prefabrik evi, daimi iskanı unutun. Depremzede aç, açık dolaşıyor. Öbür tarafta da binlerce ev boş duruyor. Devlet depremzedeye ne verecekse, çağırıp; versin. Depremzedeye; "Evi bul: Kredisi benden. İşi bul: SSK primi benden, vergi de almayacağım" desin ve kim nereye gidecekse gitsin. Bugün Anadolu''nun kuzeyi - güneyi ev kaynıyor. Ankara, İstanbul, Konya, Adana, Mersin, Trabzon, Rize, Kastamonu... ağzına kadar inşaat dolu. Site isteyene site, müstakil diyene müstakil. Depremzede "Evi buldum" dedi mi?.. "Al kardeşim kredini, ev senin" deyip işi bitirin. Şart koşulacak şeyler zaten belli: Satın alınacak evin ruhsatı, depreme dayanıklılık raporu... Kredi şartları da kolay: Şu kadarı ödemesiz, şu kadarı da şu kadar sene vadeli, faizi de bu. Hele bir de bir senelik deprem sigortasını hediye edersen, bu iş biter. Depremzede zaten iş bulacağı yere yerleşecek. Yani, zaten işini bulmuş olacak. Onun çalıştığı işyerine; "Tamam kardeşim. Bu adamın SSK primlerini ben ödeyeceğim. Şu kadar sene de vergi istemiyorum. Haydi hayırlı olsun." Daha bitmedi. Kamuya ait bu kadar lojman atıl duruyor. Lojmanları verin, adamı borçlandırın. Böyle pratik çözümler, herkesi ev ve iş sahibi yaptığı gibi bu ayıp da sona erer. Yoksa, prefabrik, çadır, şu, bu derken; bu işin suyu çıkacak!. Yarın, sabrı taşan devlet; "Üşüdüm, çadırım yok" diyen vatandaşa da kızmaya başlayacak!.. Devletin kasasında para yok. Bu kadar yükü taşıyamaz, diyorsanız; onun da çaresi var: Depremzedenin ev aldığı müteahhide paranın tamamını vermek yerine, bir kısmını Hazine tahvili ile ödeyebilirsiniz. Az parayla, az zamanda, az öfkeyle, az üzüntüyle, az zayiatla çok iş başarabilirsiniz... Böyle bir başarı, sadece insanların kafasını sıcak bir yuvaya sokmasıyla kalmaz; ekonomiye de hareket getirir. Piyasaya para girer ve yeni ev yapmak, eşya almak isteyenler harcadıkça; üretim artar, istihdam imkânı doğar.
Her lidere bir prens Rahmetli Özal''ın prensleri vardı: Adnan Kahveci, Yıldırım Aktürk, Güneş Taner, Hüsnü Doğan, Işın Çelebi, Hasan Celal Güzel... Prensler dağıldı ama prenslik geleneği kaldı. Ecevit''in Hüsamettin Özkan''ı; Yılmaz''ın Rüştü Kazım Yücelen ve Cumhur Ersümer''i, prens muamelesi görüyor. Hepsinin liderinin yanındaki yeri farklı... Devlet Bahçeli''nin prensi ise sempatik Ahmet Kenan Tanrıkulu... Tanrıkulu''nun namını duyuyordum ama kendisini tanımıyordum. Geçtiğimiz hafta 3 gün birlikte olduğum Tanrıkulu''nu da yakından tanıma fırsatı buldum. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ile İTO''nun birlikte tertiplediği "Türk İhraç Ürünleri Fuarı" için Bahreyn''e birlikte uçtuğumuz Kenan Tanrıkulu''nun yerinde duramayan, kıpır kıpır genç bir bakan olduğunu gördüm. Uçakta Çankırı Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Hüsnü Ünal ile birlikte oturuyorduk. Ünal; "Parlamenterlerin hepsine birer yazı gönderdim ve Çankırı''nın içinde bulunduğu durumu anlattım. Sadece Kenan Tanrıkulu''ndan cevap aldım" dedi. Sanayi ve Ticaret Bakanı Tanrıkulu; komplekssiz, kendisiyle barışık, herkesi dinleyen, bir şeyler yapmak için çırpınan bir kişi. Yıldızının parlak olduğu o 1970''li yılların sonunda DPT''ye giren Tanrıkulu, emin adımlarla bürokrasinin en tepesine kadar tırmanmış. Devlet Bahçeli ile beraberliği de o yıllara rastlıyor... Tanrıkulu''nun dünya görüşü liberal, özü ise milliyetçi... KOBİ''lerin ekonomiye katkısını bilen ve buna karşılık gereken desteği alamadığına inanan Tanrıkulu, önümüzdeki günlerin önemli kısmını KOBİ''lere ayıracağa benziyor. Türk sanayi sektörünün ciddi bir darboğazda olduğunu ifade eden Tanrıkulu, "Ne yapıp edip bunu aşacağız" dedi. Bahreyn güneşinde kavrulduğumuz için biz klimanın altından kalkmazken, O; belki günde 5 gömlek değiştirdi ve Bahreyn yetkilileri ile görüştü. Türk sanayicisinin mutlaka dışa açılması gerektiği görüşünü savunan Tanrıkulu''nu Özal''ın prensi rahmetli Adnan Kahveci''ye benzettim: Hem mütevazı, hem de iddialı.

