İnşaat sektöründe neler oluyor diye atlayıp Paris''e gittim ve oralarda gördüklerimi sizlerle paylaşacağımı da geçen haftaki yazımda bildirmiştim. 8 Kasım''da başlayan Batımat''99 Fuarı, dün bitti. 7.4''lük depremden çıkan bir ülkenin gazetecisi olarak, yapı ürünlerindeki gelişmeleri daha bir dikkatli inceledim. 42 ülkeden 3 bin 400 firmanın katıldığı Batımat''99 Fuarı''nı dolaşırken utancımdan yerin dibine girdim. Yerin bidine girdim, çünkü; elin adamı öyle yenilikler yapmış, öyle teknoloji geliştirmiş de bizim haberimiz yok. O ürünleri kullanan ülkelerde deprem can ve mal kaybına sebep olmazken, bizim gibi ülkelerde şehirler haritadan siliniyor. Depremi durdurmanın imkânı yok ama verdiği zararı asgariye indirmek mümkün. Biz ise ikinciyi yapamadığımız, yapmadığımız için birinciye takıldık kaldık. Deprem bu: öncüsü ayrı, artcısı ayrı. Sallayıp duruyor. Paris''de iken hep depremi düşündüm. Kendi kendime nerede yanlış yaptığımızı sordum durdum. Dünyadaki gelişmelerin sergilendiği bir fuarda gezip, yapı teknolojisini yakından görüyorsanız; bu konuda söyleyecek bir şeyleriniz oluyor. Yerleşim alanlarının seçimiyle iş başlıyor. Aslında birinci kaide deprem kuşağındaki bölgelere inşaat yapmamak... Hadi diyelim ki, başka yer yok ve orada yapılaşmak mecburiyetindesiniz. O zaman fay hattına uzak yerlere inşaat yapmak gerekiyor. Yaptığınız inşaatlar ise ya hafif malzemeden olacak veya inşaatın sağlamlığı dikkate alınacak. Bunlar kendiliğinden olan şeyler değil, elbette. Standart istiyor, kontrol gerektiriyor. Standardı koyan, kontrol eden devlet olmalı. Yaşadıklarımız bize gösterdi ki; belediyesiyle, bakanlığıyla, mühendisiyle, mimarıyla, müteahidiyle ortalıkta kimseler yok. Meydan çar çakala kalmış. Kim hangi malzemeyi kullanıyor, inşaatı nereye yapıyor bilen yok. 11 Kasım günü 5.7 şiddetinde bir deprem olmuş, diye duyunca yüreğim cız etti. Ertesi gün İstanbul''a dönüş hazırlığı yaparken, ikinci haberle sarsıldık: 7.2 şiddetinde bir deprem daha olmuş...
İNŞAATIN KALİTESİ Fuarda her çeşit inşaat ürünü vardı. Ahşap, betonarme, çelik, cam, tuğla... Herkesin zevkine ve ihtiyacına göre yapı malzemesi üretiliyor. İnşaatçılık artık başınızı sokacak dört duvar olmaktan çıkmış. Ev yapmak isteyenlerin talepleri değişmiş. Emniyet, sağlamlık, sağlık, çevre, konfor gibi unsurları ihtiva eden inşaatlar üretiliyor. İnşaatın kabuğunu ahşaptan veya betondan yapabilirsiniz. Hangisini istiyorsanız, ona göre ürün bulmak mümkün. Ama iş kabukla bitmiyor. Binaya ısıtma sistemi kurmak için duvarın bir köşesine uyduruk bir baca koymakla iş bitmiyor. Bacalara ısı izolasyonu konuluyor. Önce bir saç boru yerleştiriliyor ve üstüne elyaf sarılıyor. Daha sonra da bu sistem tuğla veya betonla örülüyor. Böylece hem ısı kaybı önleniyor, hem zehirli gaz filtre edildikten sonra dışarı veriliyor, hem de yangın tehlikesi önleniyor. Çatı teknikleri ise çok daha farklı: Topraktan veya tuğladan üretilen tuğlaların çeşidini sayamadım. Her birisi ayrı güzellikte. Öyle sistemler kurmuşlar, öyle malzeme üretmişler ki, görünce insanın dudağı uçukluyor. Binaya soluk aldıran izolasyon sistemleri geliştirilmiş. İçerideki nemi dışarı veriyor ama dışarının ıslaklığını içeri almıyor. Işık yeterli gelmiyorsa o zaman da cam kiremitler kullanmak gerekiyor. Paris''de tarihi bina çok. Hepsi restorasyondan geçmiş. Ama her birisi 100-150 sene öncesi gibi orjinal. Çünkü, ona göre malzeme kullanılıyor. Bina dediğiniz kabuk ve solumak demek değil elbette. Ses geçirmezliği de önemli. Onun için de ciddi tedbirler alınmış. Kullanılan malzemelerle komşunuzun gürültüsünü duymadığınız gibi, komşu da sizin seslerinizle rahatsız olmuyor. İnşaat işinden anlayan birisi değilim. Betonu da, topraktan yapılan bir ürünün su ve çıkılla karıştırılması olarak düşünürdüm. Sonuçta betonun düşündüğüm gibi olduğunu gördüm ama iş orada bitmiyor. Bir defa çimento üretimi çevreyi ciddi şekilde rahatsız eden bir olay. Etrafı toz, duman içinde bırakan bu sağlıksız üretimi sanat haline döndüren Lafarge tesislerini gezdim. Lafarge, çevre için her sene 400 milyon Fransız Frankı harcıyor. Fabrikaların etrafını yeşil alan yapıyor, filtreler takıyor ve fabrikaların etrafındaki insanları rahatsız etmiyor. El arabasıyla çimento dökmek dönemi bitti. Hazır beton satılıyor. Türkiye''de hazır beton taşıyan araçlar sabahları 7-10, akşamları da 4-7 saatleri arasında trafiğe sokulmuyor. Fransa''da ise bu araçlara ambülanslardan sonra ikinci öncelik veriliyor. Sebebini sorduğumda şu cevabı aldım: "Hazır beton inşaatlar için olmazsa olmaz faktördür. Araçları trafiğe yasaklarsak; el arabalarıyla beton yapılır ve inşaatlar gerekli sağlamlıkta olmaz." Mantık bu. Lafarge bu günlerde yeni ürünü ductal beton ile büyük sükse yapıyor. Bu beton şimdiye kadar kullanılan betonun 10 katı daha sağlam. Çeşitli mineraller kullanılarak elde edilen betonla yapılan binaların dayanıklılığı fazla olduğu gibi kalınlıkları da azalıyor ve binalara estetik kazandırıyor. Fransa''da yeni yapılan binaların dış cephesine baktım. Kaymak gibi. Eskisi gibi betonu döküp, vibratörle boşlukları alınmıyor. Demir döşendikten sonra sıvı beton kalıplara pompalanıyor ve yukarı doğru çıkan betonda boşluk kalmıyor. Kalıpları çıkarınca betona ayrıca şap dökmek gerekmiyor. Vibratör kullanılmadığı için önceki günlerde dökülen betonda yorgunluk meydana gelmiyor. Bugünlerde Türkiye''de de kullanılan alçı plakalar ise müthiş bir gelişme. Kolanların arasındaki duvarlara tuğla yerine kullanılan alçı plakalar hem duvar kâğıdı veya boyaya ihtiyaç bırakmayacak kadar düzgün oluyor, hem de hafif olduğu için binanın yükünü azaltıyor.
TÜRKİYE UYUMUYOR Çok pahalı fatura ödedik ve hâlâ da ödüyoruz ama deprem bize gözümüzü açmayı öğretti. İstanbul Teknik Üneversitesi (İTÜ), Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ve Kandilli Rasathanesi''nin bağlı bulunduğu Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) başta olmük üzere çeşitli üniversitelerden 14 profesör de Batımat''99 Fuarı''nı gezdi. Çeşitli incelemelerde bulundu. Fuarda teşhir edilen bütün ürünleri üretmemize imkân yok ama bu ürünleri kullanmamıza engel de yok. Türk müteahhitlerinin kabiliyeti Türkiye sınırlarının dışına taştı. Yapılan inşaatların kapasitesi yüksek. Şayet bu kaliteli ürünleri de kullanacak olurlarsa, Türk insanı daha sağlam ve sağlıklı binalarda oturma şansını yakalayabilir.
"İnanma utanma yatma" Babam kadar sevip saydığım dünya güzeli bir Mazhar Amca''ya sahibim. Mazhar Bey, insanlığı ve insanlara davranışı öyle hamur yapmış ki, toplam kaliteyi ondan öğrenmeye çalışıyorum. Evini yönetimi, etrafındaki insanlara davranışı, yakınlarına sahiplenmesi başlıbaşına incelik ve otorite kokuyor. Otoriteyi ve zarafeti biraraya getirebilmek büyük hüner ister ve mutlaka ince siyaset gerektirir. Mazhar Bey, bana; seneler önce, "İnanma, utanma, yatma" diye nasihat etti. Bu üç kelimeyi ezberleyinceye kadar seneler geçti. Manasını öğrenmem için ise ömrümün yeteceğini zannetmiyorum. "Birisi" diyor Mazhar Bey: "Karşına çıkıp, ben şöyle kaçar, böyle tutarım, derse inanma." Bir şeye ihtiyacın var. Sıkıntı çekiyorsun. Utancından kimseye derdini söyleyemiyorsun... Arkadaşının masasında elma gördün. Canın çekmesine rağmen, isteyemiyorsun: "Birşey bilmiyorsun. Bu durumlarda utanma" diye nasihat ediyor, Mazhar Bey. Üçüncü ''yatma'' kelimesinin açıklamaya pek ihtiyacı yok aslında: Çalış. Bu üç kelimecik nasihatı Mazhar Bey anlatırken; olmayacak bir şey gibi gelmiyor. Onun mahareti ve söylediği sözlerin doğruluğu üstüste gelip örtüşüyor. Söyleyenle, söylenenin doğruluğu karşısında ikna oluyorum, kendime güvenim artıyor.'' Bunu ben de yaparım'', deyip dışarı çıkınca işler birden bire zorlaşıyor.
YALNIZ DEĞİLİM Bu konuda yalnız olmadığımı düşünüyorum. Hemen hemen hepimiz, Mazhar Amca''nın nasihatlerine kulak vermeliyiz. Siyasetçi kalkıp; "Bu memleketi 100 günde güllük gülistanlık yaparım" deyince; "Yapar mı yapar" deyip; peşine takılıyoruz ama sonu hüsranla bitiyor. Veya; "Beni başınıza getirin. Bakın o zaman her şey güzel olacak" dediğinde; hemen inanıveriyoruz. Şöyle bir geriye bakıp; "Bu adam neyi iyi yapmış da bizi güzele taşıyacak?" diye sorgulamıyoruz. Hele hele, "Yahu bizden bu kadar vaatlerle oy aldın. Şimdi ise bozdun da düzeltmedin. Nereye gitti sözlerin" diye hiç sormuyoruz. Neden? Çünkü utanıyoruz! Tabii, bir de yatmayı seviyoruz. "Biz yan gelip, yatalım da, siyasetçi işi yapsın" diye kolaycılığa kaçıyoruz. Müteahhit kalkıp, "Ucuz ev yaptım" deyince, kelepir mal bulmuş gibi hemen tomarla parayı bastırıp, ev alıyoruz. Bir defa da, ''Yahu, bu kadar paraya ev mi olur?'' demiyoruz.

