Kaydet
a- | +A

Şu Fransız milletini anlayabilmiş değilim. Paris gibi para eden bir şehrin göbeğinde yüzbinlerce dönüm orman alanına dokunmadan bırakıyorlar. Romantik millet ya, belki de ilham gelen şairlere kalem olsun diye o ormanları boş boş tutuyorlar!.. Halbûki oralara ne güzel gecekondular yapılır. Yolları da hep geniş geniş... Niye öyle yapıyorlar anlamak mümkün değil. Her şeyleri bize ters. Yolların hepsi sanki birer uçak pisti. Biz havaalanı için bile o kadar geniş yer ayırmıyoruz. Bu heriflerin bizden öğreneceği çok şey var!.. Sonra hepsi yemek delisi. Champs Elysees (Okunuşu: Şanzelize) tarafları fıkır fıkır insan kaynıyor. Lokantalar, kafeler, sinemalar, tiyatrolar tıklım tıklım. Ben böyle pis boğaz millet görmedim. Ömürlerinin büyük bir kısmı tıkınmakla geçiyor. Lüks lokantaları gösterip; "Biz bunları turistler için yaptık" diyorlarsa da inanmayın. Lokantalara ilk giren onlar, en son çıkan yine onlar. 3 saat, 4 saat yemek muhabbeti mi olurmuş? Oluyor işte. Çorba içiyorlar, ardından etli yemeğe yumuluyorlar. Ardından peynir yiyip, sonra tatlıya geçiyorlar. Salata ise vazgeçemedikleri gıdaların başında geliyor. Arada ise bol bol muhabbet... En sona kahve içiyorlar. Kahve de kahve hani: Bizim Urfa''nın, Güney Doğu Anadolu''nun mırrası. Öğlen yemeğinden kalkar kalkmaz, akşam yemeğine oturuyorlar. Gece 10''larda, 12''lerde lokantaların önünde kuyruklar...

MAÇIN TADI YOK Paris''teki Stade de France ayrı bir olay. 80 bin seyirciyi alan stadı, 10 dakikada boşaltabiliyorlar. 1998 Dünya Kupası maçları için bir seneden kısa bir sürede yapılan bu 3 katlı stadın her katında çok sayıda giriş kapısı bulunuyor. Ben seyretmedim ama öyle bir sahada yapılan futbol maçının zevkli olacağını sanmıyorum. Stad dediğin yerin insana biraz eziyet vermesi gerekiyor. Bir defa stad etrafındaki trafiğin felç olması lâzım ki, taraftar; "Ülen bizim burada anamız ağlıyor. Sokaktaki adamların keyfi yerinde" diye komplekse girmesin. Hele stadı terkeden taraftarın gazını alacak birşeylerin olması lâzım. Mağlup olan takım taraftarı üzüntüden, galipler ise neşeden bir şeyleri kırıp dökmek ister. Onun da en kolay ve pratik olanı, trafikteki araçlardır. Üstüne çıkıp tepinirlerse, camlara yumruk atarlarsa rahatlarlar. Böyle şeyleri orada yaşamak mümkün değil. İsterlerse stadın bir bölümünü indirip kaldırabiliyorlar. Konserler için öne doğru açılabiliyor, tribünler birbirine ilâve edilebiliyor. Bu stadyumu yapan 4 mimardan birisi gelip, bize bilgi verdi. Adam, evini bile stada taşımış. Yaptığı eserleri öğüne öğüne bitiremiyor. Bir ara heyecandan kalbi sıkıştı ve biz ondan ancak öyle kurtulduk. Yoksa, hâlâ onu dinliyor olacaktım. Böyle de meslek sevgisi mi olurmuş?!.

GARİP ŞEHİR Dedim ya, Paris garip bir şehir. Bir defa düz bir araziye kurulmuş. Altı kayalık. Gerçi alt diye bir şey kalmamış. Kanalizasyon deyip kazmışlar, metro deyip oymuşlar, su, elektrik, telefon şebekesi için çizmişler. Paris''in altı delik deşik. Otomobili, treni, telefon ve elektrik ağlarını hep yerin altına atmışlar. Etrafta salkım saçak kabloları göremeyince insanın içi sıkılıyor. Tren düdüklerini duymayınca bir hoş oluyor ama bu adamlar böyle. Dedim ya bize uymuyorlar. 2 milyon nüfuslu şehrin atıklarını şehrin 45 kilometre uzağına taşıyorlar ve orada arıttıktan sonra Sen Nehri''ne veriyorlar. Versay Sarayı''nı tuvaletsiz yapan Fransızların, temizliğe bu kadar önem vermesini anlamak mümkün değil. Ben bu işlere Fransız kaldım!.. Önce benim için mi böyle titizleniyorlar, diye düşündüm ama sonradan hep öyle olduklarını öğrendim!.. Metro ile otele döneceğiz. Bir Fransız''a sorduk, hangi güzergahtan gideceğimizi tarif etti. 23''10 trenini bekliyoruz: 23''09''da tren perona yanaştı. Hemen hamle ettik. Fransız, omuzumuza vurdu, "O değil" dedi: "Sizin tren 1 dakika sonra gelecek."

RESSAMIN KAHVESİ Montmartre bölgesi ayrı bir alem. Dünyanın dört bir bucağından gelen ressamlar burayı adeta istilâ etmiş. Kimisi ayakta kara kalem portre yapıyor, kimisi meydanlara tezgahı kurmuş yağlı boya çalışıyor. Montmartre, Paris''in en yüksek tepesi. Yüksekliği ise 190 metre. 40 metre yüksekliğe bile dağ diyorlar. Adamlar yükseklik görmeyince, tutup Montmartre için teleferik yapmışlar. İsteyen 150 metreyi teleferikle çıkıyor. Bu tepede ressamlardan başkası yok. Müzisyenler ve şairler de buraya gelmiş ama barınacak bir yer bulamadıkları için aşağı dökülmüş. Doğrusu da o: Ressamların çevreyi görmesi lâzım. Bu kadar çok sanatçının etrafını binlerce hayranları çeviriyor. O yüksek tepede bir temaşadır gidiyor. O kadar curcunanın olduğu yerde kafe ve lokantalar da elbette eksik olmaz. Yaptıkları resimleri buradan anlatmanın imkânsızlığını biliyorum. Onun için resimden değil de, ressamların kahve içişini size aktarmak istiyorum. Kimin karakalem, kimin sulu, kimin yağlıboya resim yaptığını kahve fincanını tutuşundan anlamak mümkün. Yağlı boya resim yapan ressam, ''Göz, fırça, tuval'' çalışır. Kahveyi yudumladıktan sonra fincanı şöyle bir göz hizasına kaldırıp, yere koyuyorsa bilin ki, yağlı boyacıdır. Yok, fincanı karıştırdıkları kaşığı silkeler gibi yapıyorsa suluboya çalışıyordur. Kuru kalem çalışanlar ise fincanı yere sürter gibi bırakmasından tanınıyor.

UYANIK EYFEL Eyfel Kulesi''nin hikayesi ise daha bir alem. Kule, adını müteahhit Aleksandır Gustave Eiffel''den alıyor. 1800''lü yılların sonunda çelik devri başlamış, demir kullanımı artmış. Müteahhid Eiffel de o dönemlerde demiryolu, köprü yapıyor. Tam bir demir devi. Hem üretiyor, hem kullanıyor. Sene 1886. Üç sene sonra Fransız İhtilali''nin 100''üncü yılı kutlamaları var. Fransızlar, kutlamayla birlikte sanayi fuarı yapmayı da düşünüyorlar. Sanayi Fuarı''nın ortasına bir kule dikmeyi plânlayan Eiffel, elindeki projeyi hükümete sunuyor. Hemen reddediliyor. Eiffel inatçı. İllâ yapalım diye bastırıyor ama karşısına hep duvar çıkıyor. En sonunda kendi arsasına kule dikmesine izin veriliyor. Her şeye rağmen hükümet yine de, "Yap ama 10 sene sonra yıkarız" şartını koyuyor. Eiffel, 3 sene içinde 12 bin metal parçayı 2 milyon 500 bin perçinle birbirine birleştiriyor ve 7 bin ton ağırlığındaki kuleyi 100. yıl kutlamalarına yetiştiriyor. Ardından Fransa''nın ileri gelen sanatçılarına kule tepesinde yer veriyor, onlara çay kahve ısmarlayıp, iltifat ediyor. Bir nev''i rüşvet!.. O dönemde asker şehri gözetliyor. Eiffel, kafayı çalıştırıp, askere; "Gelin. Kuleden gözetleyin" diyor. 300 metre yükseklikten 45 kilometre uzaklığı görmek mümkün. Ardından radyo yayınları başlıyor. Antenlerini kuleye dikmeleri için Eiffel kolaylık gösteriyor. Böylece kulenin yüksekliği 320 metreye çıkıyor. 10 sene bitip, kuleyi yıkacakları gün geldiğinde; Eiffel''in yanında da güçlü lobiler oluşuyor. Kimisi saltanatının bitmesini istemiyor, kimisi kazancının devâm etmesini istiyor ve kule öylece kalıyor. Ver gülüm, al gülüm dünyası. Eyfel Kulesi ancak öyle ayakta kalabiliyor. Eiffel, işini bilen birisi imiş. New York''t#ki eli meşaleli Hürriyet Anıtı da onun Amerikalılara verdiği hediye. Ondan sonra ABD''daki ihaleleri hep Eiffel alıyor.

Böyle iştah görmedim Ben böyle iştah görmedim. Hem de öyle yemek yeme hastalığı değil, şiir okur gibi duyarak, severek yemek yemeden bahsediyorum. Lafarge İletişim Müdürü Yonca Metin ile yaklaşık bir hafta Paris''te beraber olduk. Grubumuzun moral kaynağı olan Yonca Metin etli yemekleri seviyor, sebze yemeklerini de. Tatlıya bayılıyor, dondurmayı görünce; ''Şişmanlatıyor ama dayanamıyorum'' deyip, kaşığı daldırıyor. Çikolataya hiç ''hayır'' demiyor... Yonca Metin''in boyu 1.60 ya var, ya yok. Öyle çok yemek yiyor ki, o kadar yemeği nereye sığdırdığını anlamak mümkün değil!.. Buraya kadar olanı onun problemi. Fakat iştahı ve yedikçe gözlerinde meydana gelen ışıkları görmek karşısındakine mutluluk veriyor. Yemek yemenin bir sanat olduğunu Metin''den öğrendim. Her lokmayı ağzına aldığında gözlerindeki mutluluk kıvılcımı görülüyor, neşe ışıkları hissediliyor. O yedi, biz zevk aldık. "Bir türlü yemek yiyemiyorum, iştahım yok" diyenler için Yonca Metin bir numaralı ilaç. Yonca Metin ile bir defa yemek yiyenin, ömür boyu iştahı açık olur.

ÜLKER 55 yaşında İnsan yurtdışına çıkınca biraz daha hissîleşiyor. Bir Türkle karşılaşınca kardeşimle karşılaşmış gibi seviniyor, bir Türk ürünü görünce bayrağımı görmüş gibi gururlanıyorum. Avrupa olsun, Amerika olsun nereye gidersem gideyim uçak yolcularının yarısından çoğunun Türk olduğunu görüyorum. Kimisi iş için, kimisi ziyaret için, kimisi turist olarak kendini dışarı atıyor. Yurtdışında satılan konfeksiyonların çoğunda Türk damgasını görmek mümkün. Bütün bunlardan elbette ki keyif alıyoruz. Bir de her gittiğim yerde gördüğüm nadir ürünler var, onlarla göğsüm kabarıyor. Orta Doğu ülkelerine yaptığım ziyaretlerde vitrinlerin lebaleb Ülker ürünleriyle dolu olduğunu görüyorum. Orta Doğu, Kafkaslar, Balkanlar için; "Eh, bu adamlar tatlıyı seviyor, en yakın üretici de biziz", deyip geçiştirilebilir. Peki, dünyanın çikolata ihtiyacını karşılayan İsviçre, Fransa, Hollanda, Almanya gibi Avrupa ülkelerinde de Ülker''i görürseniz, şaşırmaz mısınız? Ben şaşırıyorum. Paris''te bir arkadaşımın sipariş ettiği Çin çayını bulmak için vitrinleri dolaşıyordum: Her mağazanın tezgahında Ülker''i gördüm. Ülker - Türk Malı. Bisküvisi, şekerlemesi, çikolatasıyla... Amerika''nın Coca Colası, Marlborosu neyse Türkiye''nin Ülker''i de o. Hangi ülkeye gitseniz, Ülker''in ışıklı reklâm panolarını görmek mümkün. Çoban yıldızı gibi. Yolunuzu kaybetmeniz mümkün değil. Ülker tabelalarını takip ederek dünyayı dolaşabilirsiniz. Ülker''in 55. yılını kutlar, ülkemize nice Ülker''ler dilerim.