Gazeteci milletinin tanıdığı çok olur. Benim de öyle. İki arkadaşım vardı. Tekstil sektöründeler. Ara ara görüşür, dertleşirdik. İsimlerini vermeyeceğim, zaten lâzım da değil. Bu iki arkadaşımdan birine Ahmet diyelim, birine de Mehmet. Ahmet ile Mehmet, 5 sene önce hemen hemen aynı aylarda birer şirketin yöneticisi oldular. Her ikisi de pırıl pırıl, dürüst kimseler. O gün de öyleydi, bugün de öyle. Her ikisinin patronu da onlara yaklaşık 10 bin metrekarelik iş yeri teslim etti. 50 kişi civarında personel çalışan bu işyerlerinde her türlü konfor vardı. Bilgisayar, telefon, internet gibi her türlü teknolojik donanımın yanı sıra, ulaşım, yemek, sosyal hakları bol olan bu işyerlerinde yönetici olan arkadaşlarımla senede birkaç defa görüşür ve dereden tepeden konuşurduk. Geçenlerde Ahmet bana geldi. Alı al moru mor bir vaziyette odama giren Ahmet''in süngüsünün düşük olduğunu görünce, işlerin yolunda gitmediğini hemen anladım. Oturur oturmaz beni merâktan kurtardı. Patronu işten çıkarmış. "Dünyam yıkıldı" diyor, başka bir şey demiyor. Onu üzen, işten ayrılmak, daha doğrusu kovulmak değil. O kadar sevdiği patronu, bunu nasıl yaptı?.. İşte bu sorunun cevabını bir türlü veremiyor. Dilimin döndüğü kadar Ahmet''i teselli ettim ve o gittikten sonra şöyle bir düşündüm. Ahmet, patronunu gerçekten çok seviyordu. Onun malını kendi malı gibi korurdu. Akşamları ofisten herkesten sonra çıkar, açık olan elektrik düğmelerini kapatır, bilgisayarlar tozdan topraktan etkilenmesin diye açıkta bırakmazdı. Kaç defa şahit oldum, yanında çalışan arkadaşlarını, "Telefonları özel işinizde kullanmayın" veya "misafir kolonyasını sürünmeyin" diye hep hırpalar dururdu. Ahmet''in titizliği öyle artmıştı ki, işletmedeki bilgisayarı, yemekhanedeki peçeteyi kullanmak isteyen personel, önce etrafına bakar, kimse tarafından gözetlenmediğine emin olduktan sonra işini yapardı. Patronun malına sahiplenmek duygusu bu kadar ileri gidince, personel arasında da farklı tepkiler geldi. Bir kısmı, "Ülen, bu kadar da olmaz" diyerek küstü; bir kısmı da, "Ahmet Abi, çok iyi yapıyorsun" diye yağcılığa başladı. Patronunun malına zarar gelmesin diye titizlenen Ahmet, arkadaşlarının dolduruşuyla işi iyice azdırdı ve personelini ''iyiler'' ve kötüler olarak ikiye ayırdı. Tabii, iyiler; "Ahmet Abi sen bir tanesin" diyenler oldu. Kötüler de; "Bu şartlarda iş yapılmaz" diyenler... Ahmet iyilere yüksek maaş verdi, kötülere düşük. Gel zaman git zaman 5 sene çabuk geçti ve Ahmet benim karşıma oturup; "Ben ne yaptım Abi" diye dizini dövdü.
ŞEFFAF MEHMET Ahmet''i böyle görünce içimden Mehmet''i aramak geçti. Aradım da. Akdeniz''de balık tutarken yakaladım. Kendi villasında tatil yapıyordu ve neşesi yerindeydi. O''na Ahmet hakkında bir şey de demedim. Demedim demesine ama Mehmet''in de yöneticiliği gözümün önünden sinema şeridi gibi aktı. Mehmet, çok farklı bir arkadaştı. Sıcak, karşısındakine güvenen, işi paylaşan, sorumluluk vermekten çekinmeyen birisiydi. Arkadaşlarını etrafına toplar, "İşimiz üretmek. Patronun verdiği telefonu, bilgisayarı kullanacak, otomobile binecek, verdiği yemeği yiyecek, klimada serinleyecek ve üretim yapacağız" derdi. Yanında çalışan her arkadaşının özel meseleleriyle bile ilgilenir, onların dertlerini dert edinirdi. Bir defasında, "Arkadaşlar. Buraya kepçeyle getirecek, kaşıkla alacağız" dediğini duyduğum da; "Şartların pek ağır" diye lâf atınca, bana şu cevabı vermişti: "Bir kaşık telefona, bir kaşık bilgisayara, bir kaşık masaya, bir kaşık devlete, bir kaşık patrona gidince geriye zaten bir kaşık kalır." Mehmet''in işyerindeki en önemli özelliğinden birisi, belki de en önemlisi şeffaf olmasıydı. Herkese işine göre ücret verirdi. O ücreti de herkese duyurmasına rağmen, kimse itiraz edemezdi. Sebebini sorduğumda, "O ücret kadar hizmet ürettiğini kendisi de, arkadaşları da kabûl ediyor da ondan" demişti. Hatta, Mehmet işi o kadar ileri götürdü ki, yanında çalışanlara, kendi ücretlerini kendilerinin tayin etmesini istemeye başladı... Etrafındakiler, "Mehmet bu işi batıracak!" diye endişe ederken, Mehmet işi büyüttü. Patronu ondan o kadar memnun oldu ki, sonunda kendisine ortak da yaptı. Şimdi Mehmet mutlu, patronu mutlu, birlikte çalışan arkadaşları mutlu. Yönetim Danışmanı Ulaş Bıçakcı''ya sordum. "Ahmet" dedi, "İşi değil, patronun malını yönetmiş."
Bir daha düşünün Sosyal güvenlik konusunda bir daha düşünün. Reform dediğiniz şeyin kalıcı olanı makbûldür. ''Ben demiştim'' demek istemiyorum, ayrıca, böyle ciddi meselelerde yanılmaya her zaman tercih ederim ama geçmişte devlet büyüklerimizin ''vergi reformu'' diye kendilerini parçaladıkları ve "Vergi kanunlarını ıslah etmezsek batarız" dedikleri dönemde; ''Aman dikkat edin. Yanlış karar geri teper'' diye diye dilimizde tüy bitmişti. Bir sene sonra bizim dediğimiz oldu. Benim boyum uzamadı ama devletin itibarı zedelendi. Sosyal güvenlikte de öyle olmasın!.. Sosyal güvenlik demek, adı üstünde, insanların kendi gelecekleri için yaptıkları yatırımdır. Sayın Okuyan, sanki primi devlet ödüyormuş, daha doğrusu emeklilik hakkı devletin vatandaşa bir ihsanıymış gibi konuşuyor. 25 sene çalışana SSK 30 sene emekli maaşı ödüyor, deniliyorsa doğrudur. Ama devletin ihsanı yok. Olmamalı da. Buna karşılık işçi de, 40 sene çalışıp, 10 sene emekli maaşı almaya razı değilim, diyor. Haksız da değil... Primi ödeyen, işçi ve işveren. Toplanan fonları çarçur eden ise devlet!.. Ayşe Hanım, Fatma Teyze, komşu Makbule.... hepsi; "Aman sigorta yaptırayım" telaşında. Ahmet Bey, Mehmet Amca, delikanlı Hüseyin... "Primlerimi ödeyeyim. Yaşlandığımda çoluk çocuğun eline bakmayayım" düşüncesinde.
SİGORTA GÖNÜLLÜ Bugün SSK''lı birçok işçi, ayrıca özel sigorta şirketlerine prim ödüyor. Vergi, devletin, "Ey arkadaş. Sana hizmet ediyorum. Ver onun karşılığını" diye vatandaşı sıkıştırmasıdır. Vergide metazorilik vardır. Vatandaş, gönüllü vergi ödemez ama sigorta primini gönüllü ödüyor. Devletin vergi koyma hakkı varken, vatandaşın da kendi sosyal güvenliğini garanti altına alma tercihi çok görülmemeli ve bu mantık hiç unutulmamalı. Devlet, hakkı olan vergiye fazla tepki gelince geri adım atıyorsa; fertlerin tercihi olan sosyal güvenlikte sıkıntı doğarsa, haydi haydi taviz verir.. Sosyal güvenliğe bu pencereden bakmakta fayda görüyoruz. İş Bankası''nın kendi emekli sandığı var. Yapı Kredi''nin ve Akbank''ın da öyle. Buralardan emekli olanların hem maaşları yüksek, hem de fonları kabarık. İş Bankası emeklileri bugün bankanın en büyük hissedarı. Demek ki fonların kullanılması çok önemli. İyi kullananlar ihya oluyor, kötü kullananlar ise sürünüyor. Şayet sosyal güvenlik iflas etmişse, sorumlusu vatandaş değil. Yapılan hesaplara göre, bugün fonda 20 katrilyon lira olması gerekiyordu. Onun için vatandaşı, sigortalıyı düzeltmek yerine, sistemi düzeltmek lâzım. Reform, demek de, sistemi işler hale getirmektir. Sistemi çalıştırmak yerine, sosyal güvenliğe kurtarmaya kalkışırsanız, bu işin altında kalırsınız. Telaş etmeden, paniklemeden sistemi düzelmek lâzım. Kim ne kadar prim ödüyorsa, o kadar emekli maaşı almalı. Pazarlık, ihsan üzerine değil, ekonomik olmalıdır.
Tahkim dedik kaldık Türkiye yerinde durmuyor. Nüfus arttı, enerji ihtiyacı had safhaya geldi. Evler elektrikli aletlerle doldu, bürolardaki klimalar harıl harıl çalışıyor, fabrikalar enerji tüketiyor, otomobiller yakıt yakıyor. Bu kadar insan su istiyor, doğalgaz diye kıvranıyor... Keban, Atatürk Barajı yetmiyor, yenileri gerekiyor. Para yok ki, yeni barajlar, yeni santrallar kuralım. Alman Hans''a, Amerikalı Coni''ye, İtalyan Alberto''ya gidip, "Gel, bizim ülkemizde yatırım yap" diyoruz. Yap-işlet-devret modelini gösterip, "good" yapıyoruz.. Adamlar, 3-5 senede tesis kuracaklar, 20-25 sene işletecekler ve sonunda santrali bize bırakıp gidecekler. Buraya kadar iş mantıklı, çözüm doğru... Fakat, adam para getiriyor. Karşılığında teminat istiyor. "Tahkim", diyor. İşte gürültü de o zaman kopuyor. ''Tahkim ne ki?'' derseniz, hemen söyleyeyim. İki kişi veya kurum sözleşme yapıyor. Bir problem çıkarsa mahkemeye gidiliyor ya, tahkim; mahkemeye gitmeden önce tarafların arasını bulmak için bir çaba daha gösterme yolu. Biraz daha açacak olursak, tarafların, çıkan uyuşmazlıkları önceden tayin ettikleri bir hakem heyetine çözdürmesi... Buradaki temel mantık şu: Mahkemeye gidildiğinde, mahkemenin ilk işi yatırımı durdurmak olacak. O kadar makina parkı, malzeme, insan bekleyecek ve mahkeme karar verinceye kadar çivi bile çakılmayacak. Ölme eşeğim yaz gelsin!.. Kimin o kadar beklemeye takati var?.. O konuda uzman bir hakem heyeti varsa, hem iş yürüyor, hem uzlaşma zemini aranıyor. Bugün bir Türk işletmesinin uluslararası tahkim kararı çıkartma hakkı var. Kazanırsa, hakkını alabiliyor. Aynı konuda yabancı şirket kazanırsa, Türk mahkemelerinden kararını geçirmek ve haklılığını tekrar ispat etmek mecburiyetinde kalıyor. Şimdi burada duralım. Uluslararası tahkim bizim için iyi, yabancı için kötü. Neden? Çünkü, bizim Anayasamızda böyle bir şey yok. Bir kısım insan, "Yahu. Uyuşmazlık halinde işletme duruyor, mahkemeye gidiliyor, mahkeme bu konuda uzman buluyor (ki bu uzmanlar genellikle yabancı oluyor), sonuçta onların dediği oluyor. Kulağı tersten tutacağımıza gelin uzmanı başa alalım ve zamandan kazanalım" diyor. Bir kısım insanımız ise; "Yok babam. Elin gavuruyla iş yapıyoruz. Gavur gavura torpil yapar. Arada ülkemizin âli menfaatleri zarara uğrar" diye ayak diretiyor. Burada şu soruya cevap vermek lâzım: Parayı getirenin hiç mi hakkı yok? Globalleşme bize göre değil mi?

