Geçenlerde Nissan''dan test sürüşü daveti aldım. İki günlük off-road programı için Trabzon''a uçmak üzere Yeşilköy Havaalanı''nda toplandık. THY de krizden fazla etkilenmiş olmalı ki; az uçakla çok iş yapayım, derken seferleri aksatıyor ve rötarlı kalkıyor. Yaklaşık bir saat sonra uçtuk. Trabzon''a geç vakit indik ve o gece Maçka''da Büyük Sümela Oteli''nde konakladık. Gece karanlığında beyaz olduğu için sadece göğe doğru süzülen zarif minare seçiliyor, bir de akan derenin şırıltısı duyuluyordu. Sabah kalktığımda karşımda çam ağaçlarıyla kaplı ve sanki üzerime yıkılacakmış gibi dik duran heybetli bir dağ görünce şaşırdım. Otel çok güzel ve bir o kadar da kafa dinlemeye müsait... Görevliler de çok sempatik. Akşam otelin havuzunu görünce; "Vay be, kapalı havuzu da varmış" dedik. Yanımızdaki görevli atıldı ve "Kapalu değul, 24 saat açıktur" cevabını verdi... Kahvaltıdan sonra araçlara atladık ve ver elini Sümela Manastırı. Yollarda sarsılmadan ilerliyor ve habire dağlara tırmanıyoruz. Gazeteci milleti fotoğraf çekmeye meraklı. Çağlayanları, akarsuları gören kendisini araçtan aşağı atıyor. Yola çıkan civciv sürüsü gibi dağılan medya leşkerlerini toplamak için Nissan yetkilileri, "İleride daha güzel şelaleler var. Orada fotoğraf çekeceğiz" diye yemlemese kimse araca binmeyecek. Ben de çektiğim fotoğrafları banyo yaptırdıktan sonra, her karede yeşil ağaç topluluğundan başka bir şey olmadığını gördüm!.. Büyük şehirlerin stresinden bıkan insanlar tabiata dönüş hareketi başlattı ya, 4x4 araçlar da moda oldu. Üçümüz, dördümüz bir olup, 4x4 Pathfinder''e doluştuk ve biz de konforun tadını çıkarmaya bakıyoruz...
HEY UFAKLIK Tabiata dönüş macerayı da beraberinde getirdi. Otobüs, minibüs şoförlerinin kırmızı ışıkta durup, yanındaki otomobile, ''hey ufaklık'' edasıyla bakışı gibi Pathfinder de bizim içimizde yüksekten bakma hissini kabarttı. Gaza basınca şimşek gibi fırlayan, yollardaki bozukluklara bana mısın demeyen araçlarla yükselirken, etrafımızı temaşayı da ihmal etmiyoruz. Tabii bu arada 80 model yerli otomobiller yanımızdan vızır vızır geçince, gaz pedalını topukluyoruz ama o araçlar yolu ezbere biliyor. Bazıları da yanımızdan geçerken dilini çıkarıyordu, fakat yine de bizim keyfimizi bozamadılar. Sümela Manastırı, 4. asırda deniz seviyesinden bin 300 metre yükseklikte yapılmış.. Trabzon''un fethinden sonra da faaliyetini sürdüren manastır, 1930''lu yıllarda terkedilmiş ve çobanlar ondan sonra yapacağını yapmış. Belli ki Karadeniz''de üretilen silahların test atışı hep orada yapılmış. Okul çocuklarından, evdeki işten güçten sıkılıp kendini dağlara vuran ev kadınlarından kurtulup, tekrar araçlara bindik ve Uzungöl''e hareket ettik. Yollar dar ve engebeli ama altımızda Parthfinder var, yoldan hiç etkilenmiyoruz. Aksine asfaltta gidiyor gibi rahatız. Pathfinder kalkışta 10 saniyede 100 kilometre hıza ulaşabiliyor. Uzungöl''e vardığımızda saat öğleden sonra 3 olmuştu. Araçta beraber olduğum Sabah''tan Orhan Vural ile medyayı kurtarma muhabbeti yaptığımız için vaktin nasıl geçtiğini anlayamadık.
TEMİZ HAVADA ET Temiz havanın da etkisiyle karnımız zil çalmaya başladı. Biz ekmekle nefsimizi köreltmeye çalışırken kömürler yeni yeni tutuşuyordu. Ateşteki ete bakıp, ekmek yedik. Tam karnımız doymaya başlamıştı ki, önümüze et geldi. Soğanla onun da hakkını verdik ve üstüne içtiğimiz çayla, üşümemiz nisbeten geçti. Rutubetli hava insanın iliklerine işliyor. Karnımız doyunca çarığımıza bakmaya başladık ve tekrar araçlara doluşup; Rize''ye doğru revan olduk. Rize yollarına sardığımızda, yediğimiz lezzetli etin rehaveti gözkapaklarımızı zorluyordu. Gözümü açtığımda, Rize''ye geldiğimizi gördüm. Dedeman Oteli''ne yerleştik. Deniz kenarındaki Dedeman Oteli de çok güzel. Kuzeyi deniz, güneyi orman. O akşam güzel bir uyku çektik ve ertesi gün, Ayder''e hareket ettik. Timisvat Osmanlı Taşkemer Köprüsü''nü solumuzda bırakıp tam sağa dönüyorduk ki, karşımıza, ''Osmanlı Alabalık Tesisleri 100 metre geride'' yazan bir tabela çıktı. Programda mola yeri olarak gösterilen noktayı geçtiğimizi anladık ve konvoy hurra geriye döndü. Muhteşem manzarayı görünce, yetkililere, yolun başına, ''Osmanlı Alabalık Tesisleri''ne az kaldı'' diye bir tabela koymalarını söylemeyi unuttuk. Yolların etrafı sarp dağlarla çevrili. Toprak ise yok gibi. Karadenizli bir yere tutunmuşsa orada kalmış. Oyunlarının neden öyle durduğu yerde sıçramaktan ibaret olduğunu da böylece öğrendim. Akarsuyun üstünde gerdanlık gibi duran Osmanlı Köprüsü''nün karşısında mola verip, çay içtik. O zarif köprüyü seyrederek içtiğimiz çayın tadı hâlâ damağımda. Tekrar araçlara doluştuk ve Çamlıhemşin''e vardık. Trabzon''dan bu yana hiç toprak görmedim desem başım ağrımaz.
YEŞİLİN 40 TONU Her taraf yemyeşil. Yeşilin belki 40 tonu yan yana, iç içe... Yeşil Vadi Restaurant''ta mükellef bir sofra kurulmuştu. Masalarda kızartılmış ekmek, tereyağı ve bal vardı. Tabii, mısır ekmeği de. Ziyafete karalahana çorbasıyla başladık. Börülceli çorbalardan sonra, mıhlama geldi. Peynir, yumurta ve tereyağıyla yapılan mıhlamayı yeyince sandalyeye mıhlandığımı zannettim ve bu yemeğe ne kadar isabetli bir isim konulduğunu anladım. Üstüne bir de tereyağında pişmiş alabalık geldi ama istiap haddini aşmış vaziyetteyiz. Yesen mideye zarar, yemesen sinirlere. Neyse ki balıktan sonra tatlı getirdiler de bastırdı. Bereket altımızda Pathfinder vardı da ağzımıza kadar dolu olmamıza rağmen, Ayder''e çıkmayı başardık. Kaşkar Dağları üzerindeki Ayder yaylasını anlatmak mümkün değil. Önce cilvesiyle karşılaştık, sonra heybetini gördük. Cilve dediysem; zil takıp oynamıyor tabii. Ayder''e çıktık; sisten göz gözü görmüyor... Az sonra gök yarılmışcasına yağmur yağmaya başladı. Ardından da güneş açtı. Bu dediklerimin hepsi yarım saat içinde oldu. Yağmurla birlikte karşı yamaçlardaki sis dağıldı, güneşle birlikte muhteşem bir tablo çıktı ortaya. Karşı yamaçlarda seyrine doyum olmayan bir yeşillik ve tam ortasından Karadeniz''deki hamsiye hasretinden midir, nedir bilinmez, beyaz köpükler saçarak akan bir çağlayan. Eriyen karların temiz ve soğuk suyu belki 70 derecelik bir açıyla aşağıya doğru iniyor... Ayder''in kaplıcaları meşhur. Öyle evler yapmışlar ki, gören saray zanneder. Eski ahşap evlere yenileri ilave edilmiş ve bir kısmı pansiyon olarak kullanılıyor. Nissan Genel Müdürü Sami Nacaroğlu''nun ikram ettiği çayları içerken şelaleyi seyrettik.. Bam Teli''nin yapımcısı Tayfun Talipoğlu da bizi yalnız bırakmadı. O yörelerde program yapa yapa sanki o bölgenin insanı olmuş. Talipoğlu''nu gören boynuna sarılıyor ve "Pize ne zaman geleçeksun?" diye soruyor.. Yedik içtik ve dönüş başladı. Karadenizli, senelerdir yol, yol diye ayağa kalktı. Yol yapılıyor ama denizi mahvetmiş. Keşke dağları delselerdi de, deniz kurtulsaydı!..
TRABZON HAVAALANI Trabzon Havaalanı''na geldiğimizde hava kararmak üzereydi. Hepimizin burnunda evimiz koktuğundan biran önce uçağın kalkmasını istedik ama yine rötar vardı. Uzun kuyruklar oluşturup, güvenlikten geçmeye başladık. Bir kapıdan hanımları, öbüründen erkekleri, bir değerinden de elinde el bagajı olmayanları alıyorlardı. Yolcu çok ve hepsi sabırsız. Orta kapıdaki görevli perdeyi açıyor ve "El bagajı olmayanlar gelsin" diyor. Hemen herkesin elinde Rize bezinden hediyelik bir şeyler olduğu için kimse kıpırdamıyor, o da perdeyi çekip, kayboluyor. Az sonra perdeyi tekrar aralayıp, aynı şeyleri söylüyor. Erkekler tarafında kuyruk dış kapıya dayandı ama o el bagajı olmayanların dışında kimseye bakmadı. Bu olaydan sonra gruptaki arkadaşlardan biri şu fıkrayı anlattı:
İstanbul''dan bir işadamı Trabzon''a gitmiş. Biraz hava almak için parka oturmuş ve etrafını seyretmeye başlamış. Temel çukur kazıyor; Dursun kapatıyor. Bir, iki, üç... İstanbullu merâktan çatlayacak!... Dayanamamış, yanlarına gidip; sormuş: "Bu güneşin altında siz ne yapıyorsunuz?" Temel, alnındaki teri kurulayıp; "Biz" demiş. "Üç kişilik fidan dikme ekibiyiz. Birimiz çukur kazar, birimiz fidanı diker, üçüncü arkadaş da çukuru kapatır. Bugün fidan diken arkadaşımız izinli."
Ah vah ENFLASYON Enflasyonla ne güzel idare ediyorduk. 25 sene gül gibi geçindik gittik. Şimdi birdenbire enflasyonsuz bir ekonomi istemeye başladık. Aslına bakarsanız bu istek bizim siyasetçilerimizin isteği de değil. Yabancılar gelmeye başladı ya, adamlar, enflasyonu görünce; "Ne bu?" diye soruyorlar. Yabancı şirket yöneticisi Türkiye''ye geldiğinde, hemen onu kalabalığın arasına salıvermiyorlar. Önce, Türk toplumunun özelliklerinden bahsediyorlar: "Türkler erkek erkeğe öpüşür, elele tutuşup yürür, göbek atar, çiftetelli oynar. Sakın ola ki, onların bu geleneğini yadırgamayın" diye kulakları çekilir. Kendi memleketinde karşı cinsle kucaklaşmaya alışmış yönetici, aldığı dersler sonunda Türk bayileriyle ve işadamlarıyla öpüşmeyi, yolun içinde yürüyen yayaya, durmadan klakson çalan sürücüye sabretmeyi öğreniyor. Ancak enflasyona bir türlü alışamıyor. Strese giren yabancı yönetici, sağda solda; "Yahu bu enflasyon çok kötü bir şey, çiğ köfteye bile alıştım ama enflasyona ayak uyduramıyorum" diye sızlanmaya başlıyor. Bir iki, derken; şikayetler dağ gibi büyüdü. Yabancı ortak bulan işadamları ve yabancı sermaye ile muhatap olan siyasetçilerimiz, bu işe bir çare bulunması gerektiğini düşünmeye başladı. 25 senedir enflasyonla sarmaş dolaş olan siyasetçilerimizin bugün enflasyonu tukaka yapmasının sebebi bu. Ya yabancı sermaye, ya enflasyon!.. Siyasetçilerimiz tam yol ayırımında. Biz 25 sene söyledik ama gözümüzün içine baka baka senede yüzde 75 enflasyonla buralara kadar geldik. Şimdi yabancılar söylüyor. Bakalım Ankara''dakiler ne yapacaklar?

