Türkiye kaynıyor. Kimse bugünkü liderleri beğenmiyor. Herkes arayış içinde. Globalleşmeyi içine sindirmiş, toplumu peşine takıp sürükleyebilen, enerjik bir lider bulsa, herkes peşine takılacak. Kahvede, sinemada, otel lobisinde, esnaflar arasında vatandaş hep bunu konuşuyor. Birçok mahfilde de siyaset kumaşı dokunuyor ama lider yok!.. Aranan yeni lidere geçmeden önce eski liderleri şöyle bir gözden geçirmekte fayda var, diye düşünüyorum. Vatandaşın peşinden artık gitmediği liderleri tanırsak, aranılan liderin hususiyetlerinin ne olacağını daha iyi tespit edebiliriz. Devlet politikaları ile vatandaşın isteği her zaman örtüşmeyebilir. Vatandaş, "Kızıma iş, oğluma eş, kendime aş" çabasında iken; ülkenin başı dertte olabilir. Devlet ABD ile veya AB ile anlaşma peşinde koşarken; vatandaş, "Ülkeyi satıyorlar" diye ayağa kalkabilir. Böyle durumlarda siyasetçinin işi, dış politikalar hakkında vatandaşı bilgilendirmek ve kamuoyu rüzgarını ardına almaktır. Dış ilişkilerde politika üretmek için bir milat konulması gerekiyorsa bu; Turgut Özal olur. Yani Özal''dan önce ve Özal''dan sonra... Öyleyse eski liderler hakkındaki görüşlere Özal''dan başlayabiliriz.
TURGUT ÖZAL Memur bir ailenin çocuğu olan ve bürokraside pişen Rahmetli Özal hem bilgili idi, hem de toplumun dilinden konuşuyordu. Türk insanının önüne koyduğu yenilikleri anlatmakta zorlanmadı. Dört eğilim, deyip; farklı düşünen ama değişim isteyen insanları etrafına topladı. Yapmak istediklerini vatandaşa kolay anlattı. Rahmetli Özal, "Yardım değil, ticaret istiyoruz" dedi ve batı ile münasebetlerimize ağırlık getirdi. "Bir koyup, beş alacağız" diyerek; doğu komşularımıza siyasi bakışını ortaya koydu. Bütün bu mesajların altında, ticaret ve siyasi menfaat yatıyordu. Özal''ın dış politikasında ticari ilişkilerin ağırlığı hissedildiği gibi içerde de vatandaşın düşünce tarzı değişti. Türk insanı artık ekonomik düşünmeye başladı. "Ne zaman emekli olurum, vergi ödemek yerine kazancımı yatırıma nasıl kaydırabilirim, borsadan ne kazanırım, nasıl ihracatçı olurum" gibi menfaat düşüncesi ile kıvranan Türk işadamını ve işçisini kimse yadırgamıyor. Fakat bu aradan 15 sene geçtikten sonra böyle oldu. 1987 senesinden sonra ise Türkiye''nin kapalı ekonomiden çıkmasına tahammül edemeyen malûm güçler, hemen lobi başlattı ve belden aşağı vurmaya başladı. Evliliklerinden tutun da, Özal''ın çocuklarının gittiği terzi ve kuaförler bile ülke gündeminin bir numaralı meselesi haline getirildi. Rahmetli Özal, toplumu yeniliğe zorladı ama lobi yapacak kadar gönüllü kuruluş olmadığı için yalnız kaldı. Yorgunluk ise sonu oldu.
TANSU ÇİLLER Süleyman Demirel''e vitrin olsun diye partiye alınan Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tansu Çiller, daha sonra DYP''ye lider olunca yer yerinden oynadı. Çiller, Boğaziçi''nde öğretim üyeliği yapıyor, Boğaz''da oturuyor ve TÜSİAD gibi ciddi kuruluşlara danışmanlık hizmeti veriyordu. Yani Çiller sokağı tanımıyordu. Sokaktaki milyonların konuştuğu dili konuşamayan Çiller, dış politikalarda ve ekonomide başarılı olmasına karşılık, sokaktaki adamla diyalog kuramadı. Çiller, dışpolitikada gösterdiği yürekliliğin yüzde 10''u kadar da, toplumla diyalog kurabilseydi; bu ülkenin vazgeçilmez lideri olurdu. Muhalefet döneminde Çiller; köylere kadar gitti. Şehir, şehir dolaştı. Halkın nasıl konuştuğunu öğrendi ama o zamana kadar da atı alan Üsküdar''ı geçti.
SÜLEYMAN DEMİREL Süleyman Demirel''in en önemli hususiyeti halktan kopmamasıdır. Demirel, kim ne istiyorsa onu verdi, nasıl düşünüyorsa öyle konuştu... Demirel, toplumun "Baba"sı oldu. Vatandaş ağlıyorsa, o da ağladı. Vatandaş gülüyorsa o da güldü. Vatandaş gülerken Demirel''in ağladığını gören kimse olmadı. 40 senelik siyasi hayatında Demirel, vatandaşın santim önüne geçmediği gibi milim de ardında kalmadı. Vatandaşın duygu ve düşüncelerini dile getirmede Demirel''in büyük ustalığı vardı. Günlük olayları kendi üslûbuyla süslemesini hep bildi. Ecevit için, "5 kaz verseniz, akşama 3''ünü kaybeder" demesi, sokaklara dökülen gençler için, "Yollar yürümekle aşınmaz" sözleri vatandaşı hep ayağa kaldırdı, eğlendirdi. Vatandaş konuşmak istiyorsa, "Türkiye''nin konuşulacak meseleleri varsa, konuşulsun" demiş, Vatandaş, sıkılmışsa; "Zaman iş zamanı. Konuşmanın anlamı ne?" diye toplumu yatıştırmıştır. Toplumu zorlamadı. Süleyman Bey, eskiden "Konuşan Türkiye" diyordu, şimdi "Tartışan Türkiye" istiyor. Bu isteği de vatandaşın isteğiyle örtüştüğü için kulağa hoş geliyor. Halktan kopmadan politika üretmek Demirel''e, 7 defa gitmeye rağmen, 8 defa gelme şansını verdi.
BÜLENT ECEVİT Sağcı mı, solcu mu olduğu bile tartışma konusu yapılan Ecevit''ten sonra DSP''nin ne olacağını kimse bilmiyor. Parti üzerinde aile disiplini çok fazla. Siyasete atıldığı günden bu yana kendi gayreti yerine başta medya olmak üzere çeşitli güçlerin yelkenini doldurmasına izin veren Ecevit''in; kibarlığı ve (söylemeye gerek yok) dürüstlüğü en belirgin özelliği, çıkarmadığı şapkası da en büyük sembolü olarak görülüyor.
DEVLET BAHÇELİ Bugüne kadar sadece uyum tarafını gördük. Bir de, "Ya MHP, ya ihale" diye özetlenebilecek parti disiplini içine çekilen fedakârlık. Haftaya: Nasıl bir lider?
Rantiyenin yağları "Kemerleri sıkalım" veya "Fedakarlık yapmaya mecburuz" gibi lâflar; son senelerde Türkiye''nin en popüler sözü oldu. Bu sözlerin arkasındaki gerçek, ekonominin şok tedaviye alınması ve vatandaşın sofrasındaki ekmekten bir parçanın daha eksilmesi demektir. Vatandaşın göğsüne çıkıp, tepinmekle tedavi mi olur? Şok tedavi denilen şey ise bizim bildiğimiz bir defa yapılır. Akşam ayrı, sabah ayrı şok uygulanıyorsa; bunun adına tedavi demek aptallık olur. Şimdi Türk insanı, "Ben aptal değilim" diye sokaklarda bağırıyor. "Ekonomiye şok tedavi uyguluyoruz. Yüzde 25 enflasyon, yüzde 25 zam" lâflarına memurun tepkisi büyük oldu. İki senedir, evine et alamayan çiftçi, devletten alacağını bile alamadığı için nefesi kokuyor. Küçük esnaf ve sanatkâr, vergi salvosu altında inliyor. IMF bile, "Türkiye''de tüketimi arttırmak ve dış kaynak girişini hızlandırmak lâzım" diyor. Türkiye''yi yönetenler ise, "Aman, fedakârlık" diye, vatandaşa dalkavukluk ediyor. Türkiye bugün istikrarsızlık içinde istikrarı yaşıyor. Yani, ülkenin ekonomik istikrarsızlığında istikrar bulunlar var: Rantiye!.. Bugün dünyanın hiç bir yerinde yüzde 8''in üstünde kazanan sanayi işletmesi yok. Ama rantiye, reel olarak yüzde 25-30 kazanıyor. Rantiye yağ bağladı. Lüks otellerde, yatlarda, katlarda vakit geçiriyor, yurt dışında tatil yapıyorlar. Dünya''dan habersiz zevk-ü sefa sürüyorlar. Hiç bir sıkıntısı, zahmeti olmayan bu çarkın bozulmasını istemeyenler, vatandaşa; "Fedakârlık yapalım" diye mesaj gönderiyor. Size bir haber vereyim beyler: Vatandaşın tâkati kesildi!.. Rantiye daha zengin oldu, fakir ise daha fakir. Bu memlekette orta direk diye bir şey kalmadı. Tüketimi de, tasarrufu da yapacak olan orta direk öldü, sıra sizde... Bu böyle gitmez. Eğer aklınız varsa, yapılmasını istediğiniz fedakârlığı siz yapın. Yoksa, yakında akrep gibi dönüp kendinizi sokarsınız!.. Orta direk olmadan siz olamazsınız. Ayaklarınız yere bassın.
Tanrıkulu''nun yumruğu Özelleştirme hem kamunun küçülmesi, hem ekonominin yerli yerine oturması için Türkiye''nin olmazsa olmazı oldu. Yaşanan zorlukları hepimiz biliyoruz. Geçmişte işadamları şaibe altına sokuldu, devlet yaralandı... Özelleştirmenin kamu vicdanını rahatsız etmeden yapılması hep gündemde. Özelleştirme Yüksek Kurulu (ÖYK) da bunun için kuruldu. Ekonomi ile ilgili bakanların ve bir başbakan yardımcısının görev aldığı bu kurul, geçen salı yine toplandı. Denizli Pamuklu Sanayii ve Yarımca Porselen''i alan firmaların taksit vadesini uzatma talepleri gündeme geldi. "Yeni yatırımlar yapıyoruz. Onun için borcumuzu ödemede zorlanıyoruz. Vadeyi uzatalım." İşte bu talep, ÖYK gündemine bomba gibi düştü. Bugüne kadar, "Eh biraz da anlayış gösterelim" mantığıyla bu çeşit istekler hoşgörü ile karşılanıyor ve vadeler 3-4 yıl uzatılıyordu. Sanayi ve Ticaret Bakanı Kenan Tanrıkulu, masaya yumruğu vurdu ve "Su yolu oldu. Bu işi bitirelim" dedi. Sözleşmede olmayan, haksız rekabete yol açan ve neredeyse ''al gülüm, ver gülüm''e dönüştürülen bu uygulamaya alınan kararla nihayet son verildi.

