Kaydet
a- | +A

Türkiye, öz varlıkları dikkate alındığında dünya sıralamasında 16''ncılığa oturuyor. Nüfus yoğunluğu bakımından 15, Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) olarak da 22''nci. Kişi başına düşen milli gelirde ise hemen 42''nci sıraya düşüyoruz (O da kayıtdışını da ilâve edince yukarılara çıkıyor, yoksa 89''uncu sıradayız). Bu dört rakama bakınca, Türkiye''nin nüfusu ile ürettiği arasında uçurum bulunduğu ve gelir dağılımının bozuk olduğu hemen görülüyor. Şimdi yapılacak olan şey; ya nüfusu azaltmak, ya da geliri arttırmak. Teröre, trafik canavarına, eğitimsizliğe 10 binleri feda ediyoruz ama yine de yeteri kadar nüfusumuzu azaltamıyoruz!.. Milletin beynine takometre bağlayamayacağımıza göre, üretimi arttırmaktan başka çare kalmıyor. Bir de tabii, geliri adaletli dağıtmak. Yüzde 1,5 büyümeyle bu sene dünya sıralamasında 68''inci sıraya kadar geriledik. Büyümeyi arttırmak ise üretimi hızlandırmaktan geçiyor. Üretim için yatırım, yatırım için ise para lâzım.

PARA YOK Türkiye''de GSMH; 200 milyar dolar civarında. Kayıt dışını da buna ekleyin: 300 küsur milyar dolar ediyor. Ülkenin tasarrufu ise 100 milyar dolar civarında. 100''lük bir köprünün üzerine 300''lük yük yükleniyor. Kapasitesinin 3 katı yük taşımaya zorlanan köprünün kıldan ince, kılıçtan keskin olduğunu hepimiz biliyoruz. Kaykınmış ülkelerdeki köprülerin hepsinden, kapasitesinin altında yük geçerken; bizde ise istiab haddi hep aşılıyor. Hele hele, risk arttıkça yükün tamamı köprüye yükleniyor ki, tehlike daha da büyüyor. İskambil kağıdı gibi hepsi bir anda yıkılabilir duruma geliyor. Faizler artıyor, vadeler kısalıyor.

VATANDAŞIN DEDİĞİ Kalkınmış ülkelerde kişi başına düşen milli gelir 25 bin doları bulurken bu rakam Türkiye''de 3 bin 160 dolarda kalıyor. Milli gelire bakıp, "Haritada Türkiye diye bir şey yok" demek mümkün. ABD ve AB öyle demiyor!.. Nüfusu, insanların üretim azmini, kalkınma heyecanını dikkate alıp; "Sizinle işbirliği yapmaya hazırız. Yalnız, bu kafayla bir yere varamazsınız. Kafayı değiştirin, gelin" diyorlar. Globalleşen dünyada, kendimizi bir ada gibi görmemizi ve ''dediğim dedik, çaldığım düdük'' mantığını bırakmamızı istiyorlar. Ülkeyi yönetenler korkuyor. "Gücümü kaybederim" diye endişe ediyor. Toplum ise 3 bin 160 dolara mahkûm olmaktan memnun değil. Üretmek ve adam gibi yemek istiyor. Vatandaşın bu isteğine siyasetçi samimi bakmıyor. Siyasetçi kendi menfaatine, vatandaş kendi çıkarına bakıyor. Bugüne kadar siyasetçinin dediği oldu, bundan sonra vatandaşın dediği olacak. Bunun başka çaresi yok. Türkiye''nin gücü orada saklı.

Türkiye ve bazı ülkelerde durum: ABD: Nüfusu: 270 milyon kişi Milli Geliri: 8 trilyon 178 milyar dolar. İngiltere: Nüfusu: 59 milyon. Milli Geliri: 1 trilyon 362 milyar dolar Fransa: Nüfusu: 59 milyon Milli Geliri: 1 trilyon 435 milyar dolar Almanya: Nüfusu: 82 milyon Milli Geliri: 2 trilyon 142 milyar dolar Japonya: Nüfusu: 126 milyon Milli Geliri: 3 trilyon 797 milyar dolar Hollanda: Nüfusu: 16 milyon Milli Geliri: 378 milyar dolar İtalya: Nüfusu: 58 milyon Milli Geliri: 1 trilyon 166 milyar dolar Danimarka: Nüfusu: 5,5 milyon Milli Geliri: 176 milyar 400 milyon

dolar Türkiye:

Nüfusu: 65 milyon Milli Geliri: 200 milyar dolar

KOBİ''lerin son şansı Sanayinin sanayi olması için AR-GE yatırımı yapması gerekiyor. Profesyonel yöneticiye olduğu gibi finansmana da ihtiyaç duyan sanayi sektörü; mali meselelerini çözmek için mali uzmana, hukuki problemleri aşmak için ise hukukî danışmana sahip olmalı. Bu kadar çok eksiği olan firmaların küçülmek veya küçük kalmaktan kurtulması mümkün değil. Böyle bakınca KOBİ''lerin esamiisinin neden okunmadığını net olarak görmek mümkün oluyor. Adam, kabiliyetli. Adam, çalışmayı seviyor. Adam, yaptığı işin tutacağına inanıyor. Adam, kafasını beynini enerjisini bir işe veriyor ve o işi yapıyor. Buraya kadar tamam. Büyümek istiyor: Banka, "İpotek göstermezsen kredi vermem" diyor. Avrupa pazarına mal satacak, atölyeyi kapatıp gidemiyor. Ekonomik kararları takip etmeye vakit ayıramıyor. Hukuki problemlerini çözmekte yalnız kalıyor. Yetişmiş insan bulmakta zorlanıyor... Sonunda da bir köşeye çekilip, "Kendim ettim, kendim buldum" veya "Sevdiğimi eller aldı" şarkısını söylüyor.

SANAYİ STRATEJİSİ Sanayi ve Ticaret Bakanı Ahmet Kenan Tanrıkulu, bu işin böyle gitmediğini gördü ve "Yeni sanayi stratejileri"ni hazırlamak için kolları sıvadı. 200''e yakın kurum ve kuruluşa da "Bu konuda görüşlerinize ihtiyacımız var" diye de haber gönderdi. Odalardan, meslekî kuruluşlardan, bürokratlardan görüş istedi. Bir yerlerden bilgi gelir, bir yerlerden de yönlendirme. Sonunda yine küçük esnaf ve KOBİ''ler ortada kalır. Onun için küçük ve orta ölçekli sanayicilerin mutlaka Sanayi ve Ticaret Bakanlığı''na ulaşması ve derdini anlatması gerekiyor. Tanrıkulu iyi niyetli bir bakan ama kendisine gelen bilgilerle karar vermek durumunda. Anadolu''daki işadamı ve sanayicilerin mutlaka seslerini duyurmaları gerekiyor. Bugüne kadar hep üvey evlât muamelesi gören işletmelerin silkinmesi lâzım. Türkiye''de üretim mesele olmaktan çıktı. Pazarlamada büyük sıkıntı yaşanıyor. Ayrıca üretimde koordinasyon yok. Finansman sıkıntısı ise hâd safhada. Bunlara çare bulunması lâzım. Yabancı ortak bulan kazanıyor, ürünlerini internetteki web sayfalarına taşıyan köşeyi dönüyor, kendisini yenileyen ayakta kalıyor. KOBİ''lerin önünü açacak olan çalışmalarda yine işin büyüğü KOBİ''lere düşüyor. Tersine göç başladı, sanayinin Anadolu''ya kaydırılması şart. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı''nın faksını veriyorum ki; kim ne istiyorsa yazsın. Kim ne düşünüyorsa söylesin. Kim ne bekliyorsa istesin. Yarın geç olabilir. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Faks numarası: 0.312.286 60 87

Yorumsuz Atlamak yasaktır Ülkenin birisinde suç oranları öylesine artmış ki, cellatlar idam etmekten bıkmış... Cezaevleri idamlık mahkûmlarla dolmuş ama infazı yapacak cellat bulunamıyor. Bakmışlar olmayacak. Mahkûmları intihara yönlendirmeye başlamışlar. Fransız mahkûmu uçurumun önüne getirip; "Bak" demişler. "Aşağıda bol miktarda sanat ve sanatçı var. Güzel kadınlar gırla. İstemediğin kadar şarap..." Anlatılanların cazibesine kapılan Fransız mahkûm daha fazla dayanamamış ve gümm... kendini aşağı bırakmış. Alman''a da ballandıra ballandıra, "Aşağıda çok ciddi iş disiplini var" demişler. "Hem ücretler dolgun, hem teknoloji yaygın, hem de mükemmel evlerde kalacaksın..." O da, mutlu bir vaziyette, gümm... atlamış. Sıra Türk''e gelince, hiç konuşmadan karşısına bir tabela dikmişler. Tabeladaki, ''Aşağı atlamak yasaktır'' yazısını gören Türk boşluğa hırsla balıklama dalmış: gümm...

Vurun abalıya Çara çakala af geliyor. Sokakta adam bıçaklayana, işyeri basana, taksici katiline af geliyor. Çeki karşılıksız çıkan işadamına ise af yok. Bugün 160 bine yakın işadamının çeki karşılıksız çıktı diye başı dertte. İşsizleri dışarıya salacaksınız, işvereni içeri atacaksınız. Böyle bir uygulama bizden başka nerede görülebilir?.. Batılı bu halimize şaşıyor. İflâh olmayacağımızı düşünüyor. İşadamını içeriye koyacaksın, hırsızı-yolsuzu dışarıya salacaksın!.. Olacak şey değil. Evet, işadamının sorumluluğu fazla. İşadamından basiret beklenir. İşadamı demek ciddiyet demektir. Hepsi doğru, hepsi yerinde. Bugün, "Kriz var. Borcumu ödeyemiyorum" diye borcunun üstüne yatan kötü niyetliler de var. Bunu kim inkâr edebilir?.. Fakat, sap ile samanı birbirinden ayırmak da devletin işi. Hukuk bunun için var. Karşılıksız çek kesti diye her işadamını içeri tıkarsanız; alacaklı olanın parasını kim verecek. Hapisteki adam parayı nereden bulup da borcunu ödeyecek. Çeki karşılıksız çıkan işadamına bir fırsat verip, alacaklıyı da mağdur etmemek lâzım. İşadamı tacizci değil ki, bırakınca; kamuoyunda dengeler bozulsun. Acılı olanların acısına bir acı daha ilâve edilsin. Adama borcunu ödememiş. Adam parasını istiyor. Onun için karşı tarafa verilecek en büyük ceza, parasının tahsilidir. Onun için de borçlunun çalışıp, kazanmasına fırsat verilmeli. Borçlu dışarı bırakılsın ve alacaklının karşısında elini kolunu sallayarak dolaşsın, demiyoruz. Onun borcunu ödesin, diyoruz. Eğer hapiste ödeyebiliyorsa ona bir diyeceğim yok!..

Vergiyi kim alır? Vergiyi kim alır?.. Elbette ki devlet. Neden Alır? Faiz ödemek ve personel harcamalarını karşılamak için. Nasıl alır? Söke söke... Böyle bir şey dünyada kalmadı. Zaten yoktu da... Devlet vatandaşına hizmet götürür, onun karşılığında da vergi adı altında bir bedel alır. Dünyada bu böyle. Bizde de öyleydi ama son senelerde ipin ucu kaçtı. Önce enflasyonla kaçtı. Sonra peşin vergiyle kaçtı. Daha sonra da deprem vergisiyle üzerine tuz biber ekilmeye çalışılıyor. İş hizmet karşılığı vergi olmaktan çıktı; ''Kralın emri''ne döndü. Benden ne diye vergi istiyorsun, sorusuna neredeyse; ''Aldıklarım yetmiyor'' gibi alâkasız bir cevap veriliyor. Böyle bir cevap karşısında kimin vergi vermeye iştahı kalır?.. Yoksa Türkiye''de devlet ''vergi almam'' demiyor, vatandaş da ''vermem'' diye diretmiyor. Dengeler bozuldu. Vergi oranlarını indirmek veya yükseltmek, faize vergi koymak reform olmamalı. Reform; vergi ve hizmet dengesinin kurulması olmalı. Dengeyi kurmak için ise herkesi vergi mükellefi yaparak, otokontrolu sağlamak ve alınan vergi karşılığında hizmet vermek lâzım. Onun yolu da mahalli idareleri güçlendirmekten geçiyor. Böyle bir reform en doğrusu ama bu şartlarda onu yapamayız, diyorsanız; yanlışı yanlışla düzeltemeyeceğinizi de bilmeniz gerekiyor. 1999 Bütçesi''ne 14.4 katrilyon lira vergi geliri kondu, yüzde 70''ini tahsil edebilirse Maliye, kendisini başarılı addedecek. 2000 yılında ise negatif büyüyen bir ekonomiden yüzde 65 oranında vergi artışı bekleniyor ve ''24 katrilyon lira vergi alacağım'' deniliyor. Bunun adına vergi mükellefini arsızlaştırma politikası denir. Gazete ilanıyla mükellef bulunmaz. Vergi veren kuruluşları hovardaca harcamayalım.