Ekonomide tansiyon yüksek. Hükümet, devletin Bütçe bohçasını yamamaya çalışıyor. Ne kadar başarılı olur, ne yapar bilinmez. Özel sektörün hükümeti beklemeye tahammülü yok. Peki, ne olacak şimdi?.. Kimsenin battık, bittik demekle kıyıya çıkması mümkün değil!..
Ölümden başka her şeyin çaresi vardır. Çare, sistemin içinde. Yeter ki, fotoğrafı iyi görün ve çevrenizdeki gelişmeleri, hislerinizden arınmış ve objektif olarak inceleyin... Ben gördüklerimi söyleyeyim, siz bildiklerinizle karşılaştırın. En azından bir beyin fırtınası estirelim. Türkiye, 1960''lı yıllardan beri Avrupa Birliği''ne girmek için uğraşıyor. Bazen bizim hatalarımız, bazen onların ayak sürümesi dolayısıyla bugünlere geldik. AB''nin mal, para ve insanların serbest dolaşımı olmak üzere 3 ayağı bulunuyor. GB ile malın serbest dolaşımı tamamlandı. İstediğimizi gümrük ödemeden satıyoruz, istediğimizi alıyoruz. İzin verirseniz, birazcık ukalâlık yapıp, AB''ye girmenin ve para kazanmanın yolunu söyleyeyim...
MARKA KAZANIYOR Avrupa''da artık herşey ''marka'' ile satılıyor. Uçak, otomobil, makine, fotoğraf filmi... aklınıza ne geliyorsa hepsinin bir markası var. Tişört, gömlek, ayakkabı, çorap, eşofman... marka ile satılıyor da zeytin, turşu, patates cipsi farklı mı?.. Hayır, artık onların ambalajında da marka var. Bindiğimiz uçaktan otomobile, giydiğimiz dondan eşofmana, yediğimiz incirden zeytine, taktığımız gözlükten merceğe, kullandığımız silahtan tabancaya, evimizdeki telefondan mektup zarfına, büromuzda kullandığımız kahveden tencereye, su içtiğimiz bardaktan fincana kadar her şeyin markası var da bu malları satan firma ve marketlerin markası yok mu?.. Var. Hem de her biri uluslararası...
ONUN MARKASI VAR Onun markası var. Bastı mı düğmeye, satar mı satar... Peki, Türk sanayicisinin markası var mı?.. Var ama çok az. Avrupa''da herhangi bir mağazaya girip ayakkabı, gömlek alın; sonra da, etiketi çevirip, altını okuyun: ''Made in Turkey'' yazdığını göreceksiniz. İşi biz yapıyoruz ama marka başkasının!.. Marka olmak kolay değil. Mal üretip, üzerine etiket yazmakla iş bitmiyor. Marka olmak istiyorsanız, müşteriye hizmet vereceksiniz. Müşteri memnuniyeti denen olayı başaracak ve onunla bütünleşip, kendi ailenizin ferdi haline getireceksiniz.
Fiyatınız sizi de, onu da memnun edecek. Kaliteniz olacak ve bunu hep devam ettireceksiniz. Hasılı, çileli iş... Sadece çile değil, para da gerekli. Senelerin birikimi, tecrübe, bilgi ve işi takip gibi zor yolları aşıp, marka olmak, zor zanaat. Onun var, benim de olsun, demekle olmuyor. Bugün, Beyti kalkıp, marka olmak istese, olur ama; yüzmilyonlarca dolar yatırım yapması gerekir. Beyti, marka da, milletlerarası bir marka olmak isterse diyorum... Avrupa''nın çeşitli şehirlerini dolaşacak ve nerede, hangi müşteriye ne kadar kebap yediririm, diye araştırma yapacak. Bunlar zor olsa da, imkânsız değil. Bu konuda uzmanlar var. Bastırdın mı parayı, hangi şehirde, hangi semtte, hangi büyüklükte bir et lokantası açacağını ve günde ne kadar dolarlık tüketim yapacağını ve hatta Beyti''ye günde kaç dolar net kâr bırakacağını hesaplayıp, önüne koyuyorlar. Yeter ki, paran olsun. Beyti Güler bu işi yapar mı, yapmaz mı, bilmem.
Örnek olsun ve biraz da attığım tutsun, diye O''nu söyledim. ''Florya''daki işim bana yeter'' de diyebilir, böyle bir şeye kalkışabilir de... Disiplinli adam, işini seven adam, işinden taviz vermeyen adam. Teşebbüs ederse, başarılı olur.
BİZ NE YAPIYORUZ? Şimdi bizim sanayicimiz ne yapıyor? Gayet basit, fason çalışıyor. Elin adamı, "Şu, şu özelliklerde mal istiyorum" diyor ve kalıbı verip, gidiyor. Bizimki de, siparişe göre üretim yapıp, adama teslim ediyor. Bizimki 10 kazanıyor, elin adamı 1000. Türkiye''de 65 milyon insan yaşıyor. Doğrusu, Türkiye, büyük pazar. Bu kadar insan, tüketime aç, parası olsa ev de alacak, otomobil de. Tiril tiril elbiseye, boyalı ayakkabıya, ince şeritli beyaz çoraba da bayılırız. Ayrıca, belki 350-400 milyonluk bir pazarla da iç içe yaşıyor. Avrupa ve Amerikalı, malı kimin yaptığına değil, kimin sattığına bakıyor. ABD''li ve Avrupalı satış sistemini kurmuş ve yapmaktan çok, satmakla uğraşıyor. Malı biz üreteceğiz, biz tüketeceğiz ama adamların etiketiyle alacağız. Yani üretim bizim, marka onların.
ELİN ADAMI İŞİ BİLİYOR Doğrusunu, yanlışını bilmem ama; Türkiye pazarının çok önemli olduğunu ve milli gelirden fert başına 4 bin dolar düşen bir ülkenin gözardı edilmediğini biliyorum. Elin adamı, mağazasıyla birlikte finansmanı da getiriyor. Onlar borç verecek, biz harcayacağız. Biz giyeceğiz, onlar kazanacak. Biz yiyeceğiz, onlar istifleyecek... Bu söylediklerim, tüketimle ilgili olanı. Sistem bu; işinize gelir, gelmez bilemem. Geçelim işin üretim ve hizmet sektörüne. Bu adamların, mağazalarını getirirken para da getirdiklerini söylemiştim. Parayla kalmıyorlar; senelerin birikimini, uzmanlarını, tecrübelerini, kalitelerini de getiriyorlar... Şartlarına uygun Türk ortak bulup; "Al sana para. Al sana uzman. Al sana mağaza" diyorlar. Çifte kızarmış kadayıf değil mi?!. Onunla kalsa iyi. "Akraban mı olur, komşun mu olur, gazete ilânıyla mı alırsın bilemem ama; şu kadar personel al, uzmanlarımız eğitsin" diyorlar. Yetmedi: "Raflara malları şöyle sıralayacaksın. Kapının yanına şunları, ikinci kata bunları, en üst kata onları koyacaksın" diye de yol, yordam gösteriyorlar. İyi değil mi?.. İyiliği, işi bilmekten geliyor. Sana, bana kalsa; malları üst üste yığar ve kapının önüne de bir sandalye çekip, bekleriz. Halbuki, onlar, onlarca metre uzaktan cazibesini hissettiren vitrinler kuruyor. Tüketimi artırmak, tüketiciyi iştahlandırmak için teknik kullanıyor. Aramızdaki fark bu!..
OLUR MU, OLMAZ MI? Benim söylediklerim; gördüklerimle, duyduklarımla, okuduklarımla sınırlı. Olayın siyasi boyutuna karışmam. Memleket elden gidiyor, edebiyatı yapmam. Ben bildiğimi söylüyorum. Yabancıyla ortak olan kazanıyor. Adamlar çevreci oldu. Memleketlerinde sanayi istemiyor, hava kirliliğine tahammül edemiyorlar. Nüfusları da yaşlandı. Dışarda üretip, dışarda satmak işlerine geliyor. Şimdi moda bu. AB''nin ikinci ayağı olan sermaye işte böyle yürüyor. Eskiden makine satıyorlardı, şimdi know how satıyorlar. Yabancı ortak, yatırımcının ufkunu açıyor, onu en az 50-100 senelik bilgi ve tecrübe ile zenginleştiriyor, işini kolaylaştırıyor, yolunu kısaltıyor. "Yok babam. Ben kendim yolumu bulurum" diyen olur ve Amerika''yı yeniden keşfetmeye kalkışırsa kim ne diyebilir?!. Benim sözüm, giden trene binmek isteyenlere. "Yabancı ortağımız yok, peki biz ne yapalım?" dediğinizi duyar gibi oluyorum. Gayet basit. Yabancı ortağı olan veya ihracat yapanlarla işbirliği yapın!. "Buraya kadarını anladık. Peki, kimi bulup da ortak olacağız?"
derseniz; hemen cevabını vereyim: Bağlı olduğunuz meslek odalarına müracaat edin. Hepsi kimin ne istediğini biliyor. Bilmiyorsa da öğrenir. O kadar para ödediğiniz odaları, birlikleri biraz sıkıştırın. Çalışsınlar ve aldıklarını haketsinler. Hepinize iyi haftalar.
Para, pul oldu Cebinde Türk Lirası ile yurt dışına gidenlerimiz çok... Pasaport kontrolünden geçtikten sonra TL''nin pili bitiyor. Frankfurt''ta bindiğin taksinin parasını ödemek için TL banknotlarını çıkarıp, eline tutuştursan, taksi şoförü; önce tebessüm eder ve ardından da, "Sen hangi çağdan geliyorsun?" der gibi yüzüne bakarken, içinden, "Polis çağırsam mı acaba?" diye geçirir.
Paris''te geçimini müzikle sağlamaya çalışan sokak kemancısının şapkasına beş milyonluk bir banknot atsan; sana, şarkı besteler: "Parası yok eğlenmeye, milyonluk para verir dilenciye!" diye. TL, aslında konvertibl para. Yani, istediğin ülkede, TL verip, o ülke parasını alabilirsin!..
Fakat bu kağıt üzerindeki uygulama; benim, elime Ricky Martin''in fotoğrafını alıp, ''Ben buyum'' dememe benziyor. Çünkü, TL''ye ülkemizde bile dönüp bakan yok. Tasarruflar dövizde, ev kira mukavelesi dolarla yapılıyor, mal markla alınıp-satılıyor... Globalleşmeye doğru koşar adım giden dünyada milli para ile, hem de, itibarı olmayan bir para ile nereye kadar gidilir... TL''yi hangi Türk vatandaşına sorsan; ''Güvenilmez para'' olarak tarif ediyor. Alman Markı, Fransız Frankı gibi itibarı olan paralar, ABD Doları karşısında güçlenmek için adına Euro dedikleri tek para birimine geçti. Sanayicimiz, "Bize kredi vermiyorlar ama kârları dağları aştı" diye bankaları suçluyorlar. Bankalar ise, "Bugün para kazanıyorsak yarın ne olacağını bilen var mı?" şeklinde tepki veriyorlar. Reel kesim ile bankaların kavgası işleri yoluna sokmaz. TL''ye güven yoksa, borç veren; riski görüp, yüksek faiz ister. O da, ekonomiyi kilitler. Milli paramız TL''yi güvenilir para haline getirmek lâzım. Ya milli paradan vazgeçeceğiz, ya da altın lira kullanacağız.

