Kaydet
a- | +A

Geçtiğimiz hafta ülke gündemini meşgul eden ve piyasalarda beklenti havasının oluşmasına neden olan IMF-Dünya Bankası toplantılarında, Türkiye''nin neler koparacağı sorusunun cevabı günler geçtikçe netleşmeye başladı. Doğrusu toplantılardan önce pompalanan iyimser hava, bazı gerçeklerin daha önceden görülmesini engelleyecek kadar pembeydi. Washington''a gidilmeden önceki iyimser hava senaryosu bakın şöyle yazılmıştı : "Washington''a gidilecek, ABD hemen kesenin ağzını açacak, kotalar artırılacak, ABD Türkiye''ye yardım için kendi parlamentosuna kulağını tıkayacak, IMF ve Dünya Bankası da, hem kara kaşımız ve gözümüz için ve hem de Büyük Ağabey''in emri ile bize ne istersek verecek, ziyaretin 2. gününde para muslukları açılacak, 3. günde milyar dolarlar Türkiye''ye akacak, bütün bunlarla da kalınmayacak ve birçok finans kuruluşu ve yatırım fonu Türkiye''de yatırım yapmak için birbirlerini yiyecekler ve Kıbrıs da sorun olarak hiç mi hiç görülmeyecek." Lütfen gülmeden okuyun bu satırları ! Dünya''da işlerin böyle yürümediğini hepimiz biliyorduk desek biraz yanlış olur. Çünkü Washington öncesi çizdiğimiz pembe tablo, ziyaretlerin birinci gününde paramparça oldu ve gerçeğin farkına varıldı. Ondan sonra da gelsin kötümserlik ve felaket senaryoları... Görevine yeni başlamış ekonomiden sorumlu bakan ve Hazine ile DPT''de gerçekleşmiş üst düzey bürokrat değişiklikleri ile Washington''a giden ekonomi takımımızda, Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel ve bazı Hazine bürokratları dışında görüşme ve pazarlık süreçlerinde deneyimli kişiler yoktu. Zaten ekonomik olarak yumuşak karnımız hiçbir zaman sertleşmediği için toplantılara her zaman olduğu gibi yine 1-0 mağlup başlamıştık. Deneyimsizlik nedeniyle de ürkeklik ve çekingenlik de had safhaya ulaştı. Sorular da gelmeye başlayınca bizim takım terlemeye başladı. Nasıl terlemesinler ki?

Ekonomi bürokrasisinin kaderi olan sahneler Washington''da bir kez daha tekrarlandı. Yani siyasilerin, siyasi tercihler sonucu aldıkları kararların hesabını ekonomi bürokratları vermeye çalıştılar. IMF kurmaylarının neredeyse tamamının sordukları ortak soru Bankacılık Üst Kurulu üyelerinin neden hâlâ atanmadığıydı. İşin doğrusu bu sorunun cevabını ekonomi bürokrasisinin vermesi çok zor hatta imkansızdı. Çünkü yıllardır olduğu gibi yine mali sektörün denetimine siyaset karıştırılmak isteniyordu. Ekonomi bürokrasisinin sorular karşısında terlemekten başka yapabileceği fazla birşey yoktu. Türkiye''nin biraz mahçup başladığı görüşmelerin kilit konusu 2000 yılı bütçesi. Kısacası Türkiye, toplumun büyük bir kesiminin canını sıkacak bir bütçe hazırlamaya yanaşırsa, stand-by''ın önünde fazla bir engel kalmayacak. Stand-by''ın geleceğini belirleyecek konulara geçmeden önce, Washington''da madalyonun diğer yüzünde kalan ve medyada da kendine yer bulan mide bulandırıcı bir gelişmeye değinmekte fayda var. Söylenenlere göre bir kısım eski ekonomi bürokratı, resmi görüşmelerden birkaç hafta önce Washington''a giderek, ekonomiden sorumlu bakan ve diğer ekonomi kurmaylarının da başarısızlığı için ter dökmüşler ve muhtelif lobi faaliyetlerinde bulunmuşlar. Hesapları hepimizin tahmin edebileceği kadar basit, küçük ve kronik: Koltuk sevdası...

Türkiye''nin 1998 ve 1999''da hem ekonomik durgunluktan dolayı vergi gelirleri düştü, hem de hükümetin akıl almaz bir mantık ile değiştirdiği vergi yasası sonucu gelirleri azaldı. Gelir artırıcı bir önlem alınamamasının yanında kamu harcamaları da kısılamayınca kamu açığı, GSMH''nın %15''i gibi rekor bir düzeye yükseldi. Ancak ekonominin durumu kemerlerin biraz daha sıkılmasını zorunlu kılıyor. Zaten IMF ile muhtemel bir stand-by''ın imzalanması için verilecek taahhütler de bunu gerektiriyor. Bu noktada vatandaşın ve siyasetçinin gündemiyle ekonominin gündemi çelişiyor. IMF ile bir stand-by anlaşmasının imzalanması noktasında masaya yatırılan şartları ve önerileri şöyle özetleyebiliriz : Enflasyon: Enflasyonda revize istenmiyor. 1999 TEFE hedefi % 55''ten % 58''e yükseltildi. Ancak 2000 yılı için IMF tarafından ısrarla üzerinde durulan % 25''lik hedef, % 38-42 aralığında bekleniyor. Kamu bankaları görev zararları: IMF kamu bankalarında görev zararına şiddetle karşı çıkıyor ve 1999 yılında 3,8 katrilyon ve 2000 yılında da 4,4 katrilyonu bulacak bu zararların eritilerek, 3 kamu bankasının özelleştirilmesini istiyor. Desteklemeler: IMF, en fazla 3 yıl içinde taban fiyat uygulamasının terkedilmesini ve bu geçiş döneminde de enflasyon oranının üstünde fiyat belirlenmemesini istiyor. KDV''nin Artırılması: IMF, 2000 yılındaki enflasyon hedefinin tutturulması için KDV oranlarının 2 puan artırılmasını ve bir defaya mahsus gelir veya servet vergisi alınmasını öneriyor. Vergi İadeleri: IMF, emekliler dışındaki çalışanlara yapılan vergi iadelerinin kaldırılarak yaklaşık 300 trilyon liralık bir tasarruf yapılmasını öneriyor. Nema Ödemeleri: Nemaların iç borçlanma yerine Hazine''nin nakit yapısının uygun olduğu yaz aylarında taksitle ödenmesi ve özel sigorta fonlarına aktarılması IMF''in reçetesinde bulunuyor. Bütçede Denge: IMF bütçe dışı fonlara ve mahalli idare açıklarına son verilmesini istiyor. Merkez Bankası net iç varlıkları kontrol altına alınsın: IMF, Merkez Bankası musluklarının kısılması gerekliliği üzerinde önemle duruyor. Özelleştirme: IMF, özellikle telekomünikasyon ve enerji sektörlerinde bağımsız düzenleyici kurullar oluşturulması ve tam liberalizasyon üzerinde önemle duruyor. Maaş ve ücretlere enflasyona göre sınır: Enflasyonla limitli ücret politikasının yürütülmesi de IMF''nin istekleri arasında. IMF''nin stand-by şartları ve önerileri böyle iken Türkiye gerçeğini bir defa daha vurgulamakta fayda var: 1990''lı yılların Türkiye''sinin 1980 öncesinin benzeri olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Yönetilmeyen, siyasi tercihler ve popülist politikaların kurbanı olan ülke ! Koltuk heveslerinin dayanılmaz noktalara geldiği günlerde yaşanan erken seçimler ve siyasi istikrarsızlık. Yarım kalan stand-by anlaşmaları, dünya çapında enflasyon ve bütçe açığı şampiyonlukları, çökmüş bir sosyal güvenlik sistemi, sürdürülmesi imkansız ve komik olan tarım destekleme politikaları ( başka bir deyişle oy avcılığı ), dipsiz kuyudan farksız kamu bankaları ( veya arpalıklar ), inanılmaz reel faizler ve iç-dış borç batağı... Ülkenin çok önemli bir dönemeçte olduğu bugünlerde herkesin üzerine düşeni yapması gerekmektedir. Ama sadece ülke çıkarlarını düşünerek...