Aylardır gündemdeki iyimser beklentiler havası dağılmaya başladı ve yerini, siyasi tercihler ile şekillendirilmiş olan "biz ne yaptığımızı biliyoruz...", "halkımızı ezdirmeyiz...", "IMF karşısında pazarlık gücümüz var..." gibi umut edebiyatına bıraktı. Gündemdeki konu oldukça kritik. 2000 yılı bütçesi.
Türkiye bütçesinin bugünkü hali ile IMF''in muhtemel bir stand-by anlaşmasını neden 2000 yılı bütçesine bağladığını masaya yatırmadan önce ülkenin nasıl göründüğüne tekrar bakmakta fayda var. Bugün, gerek yasama ve gerekse yürütme organını temsil eden kamu otoritelerinin ülke gündemine ayırdıkları zaman, futbol maçlarına, nikah törenlerine, ülke hemşehri ziyaretlerine ya da "ozanlar atışması" gibi atışmalara ayırdıkları zamana neredeyse eşit, belki de daha az. Bu kadar da kötümser olmayalım, haksızlık etmeyelim; Parlamentomuz boş mu duruyor, hükümetimiz boş mu duruyor? Elbette durmuyor, bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ancak orada da gördüğümüz; ekonomi yönetimi konusunda geçmiş hükümetlerin, -sadece bu hükümeti kastetmiyorum- çok ilginç bir saplantısı olmuş. Buna "çekiç-çivi" sendromu deniyor. Bizim yöneticilerimiz, ekonomiyi ve maliyeyi yöneten insanlarımız, çekiç-çivi sendromuna saplanmış durumdalar. Nedir bu çekiç-çivi sendromu ? Bir Çin atasözü vardır; "Eğer elinizdeki tek alet çekiç ise, bütün problemleri çivi gibi görürsünüz." Yani nerede bir çivi görürseniz, çekici vurursunuz tepesine. Bugüne kadar bizim ekonomi yöneticilerimizin aklına gelen tek alet; ekonomi politikayla mücadale aleti, Merkez Bankası ve para politikası olmuş. Enflasyon mu yükseldi, Merkez Bankası parayı çeksin; dövizde bir sorun mu çıktı, Merkez Bankası müdahale etsin; faizler mi yükseldi, Merkez Bankası para politikasıyla bu işi halletsin. Dolayısıyla, tek alet. Bu işin, eğer en basite indirgenmiş halinde düşünürseniz bile, bir marangoz dahi, çekiçten başka aletleri pek çok amaçla kullanır.
Şimdi; vidalar gevşemişse, tornavidayla sıkıştırırsınız, somunlar yalama olmuşsa kerpeten kullanırsınız; değil mi? Bir yerde bir açık olmuşsa, kaynak makinesi getirirsiniz, makas getirirsiniz, yama yaparsınız; bütçedeki meşhur kara delikleri kastediyorum. Bunlar da çalışmadı, kangren olmuş, bir şey artık işe yaramıyor; testereyi getirir keser, atarsınız, özelleştirme yaparsınız. Yani, değişik problemler için, değişik politika araçlarını kullanmak, bizimkilerin aklına bugüne kadar gelmemiş; var yok Merkez Bankası. Merkez Bankası para politikası, Merkez Bankası Inter Bank müdahalesi, Merkez Bankası döviz politikası... Türk ekonomisi ve özel sektörü, Afrika''nın balta girmemiş ormanlarında yerliler tarafından kazana atılan o meşhur adama benziyor. Etrafta, biraz sonraki yemeğin heyecanıyla tam-tam danslarıyla dans eden yerliler arasından bir tanesi, arada sırada kazanın başına gelip, küt, içerisindeki beyaz adamın kafasına vurup, kazana doğru itiyor. Büyük Reis bu durumu farketmiş ,"Artık ayıp oluyor, bu kadar da haksızlık etme, işkence etme adama; nasıl olsa biraz sonra yiyeceğiz hep beraber, bırak" demiş. O da, " Ama efendim, adam kazanın içindeki patatesleri yiyor" demiş. Şimdi; ekonomimiz, ateş üstündeki kaynar suda can çekişirken, özel sektör, kazanın dibindeki patatesleri yiyerek, ümidini kesmeden, ömrünü uzatmaya çalışıyor bu memlekette. Gelin görün ki siyasilerimiz, kısa vadeli ve ulusal vizyondan yoksun birtakım çıkarlar uğruna, hayatta kalmaya ve ekonomiyi ayakta tutmaya çalışan özel sektörün tepesine elindeki çekiçle vurmaya devam ediyor. Kazanın dışındaki gri ve kara adamlar da bu işe kıs kıs gülüyorlar. Türkiye''de tüm yanlış uygulamaların cezasını, dolaylı veya direkt olarak bütçe ödüyor. Popülist yaklaşımlar ile olması gerekenden fazla yapılan personel zamları, bütçedeki personel harcamaları kalemini yükseltiyor. Tarım destek fiyatlarında mekanizma dolaylı işliyor. Toprak Mahsulleri Ofisi ve Ziraat Bankası''nın görev zararları iyice şiştikten sonra, bu rakamlar bütçeye masraf olarak giriyor. Ekonomi küçüldüğü için vergi gelirleri düşüyor, bütçe açığı yükseliyor. KİT ürünlerine zam yapılıyor ve enflasyon azdırılıyor. Devlet piyasalardan daha fazla borçlanmak zorunda kalıyor ve TL faizleri tırmanıyor, faiz yükü artıyor, bütçe açığı büyüyor... IMF''nin çözümü ise basit ama "Mantıklı bir yapıya ve açık rakamına sahip bir bütçe" şartlı. IMF, birinci adımda kur artışlarını yavaşlatmak istiyor. Halen TL döviz sepeti ( 1 US$ + 0.77 Euro ) bazında aylık % 3.5- 4.5 oranında değer kaybediyor. IMF''nin istediği ise aylık %2''nin altında devalüasyon. Bu işlemin sonunda maliyet enflasyonu düşmüş olacak. Ama kur artışı daha önce yaşandığından TL değer kazanacak, ithal mallarda ucuzlama olacak. Ama ihracatçılar zor duruma düşecekler. Dış denge açık verecek. Dış denge açığı için IMF, kendisinin gerekli fonlamayı yapacağını söylüyor. Tabii ki fonlamanın şartı da "makul açık" rakamına sahip 2000 yılı bütçesi. Bütçe için makul bir açık şartının temelinde yatan sebep çok açık: TL''nin değer kazandığı bir dönemde, bütçede büyük açık olması durumunda bakın neler olabilir: 1) İç talep aşırı canlandığından enflasyon düşmez. 2) Yüksek iç talep, dış açığın çok büyümesine neden olur. IMF''nin verdiği borç bu açığı kapatmaya yeterli olmaz. Çözümler ortada. Siyasi fatura ödememek için ülke çıkarlarını düşünmemezlik yapmayalım. Tesadüflerin değil, samimi tercihlerin ışığı altında ülkeyi düzlüğe çıkaralım

