Türkiye''nin, geride bıraktığı 10 aylık geçmişine dönüp bir baktığımız zaman, bazı şeylerin bizim dışımızda gelişmekte olduğunu görmek hiç de zor olmuyor. Gerek siyasi ve gerekse iktisadi alanlarda bunların neler olduğu bütün şeffaflığı ile gözler önünde. Geride bıraktığımız çok kısa bir zaman dilimi içerisinde yaşadıklarımız da, sözkonusu 10 aylık sürecin devamı niteliğinde. ABD Başkanı Clinton''ın Türkiye''nin önemini defalarca vurgulaması ve son zamanlarda gerçekleşen en uzun yabancı ülke ziyareti için mekânın Türkiye olması, ardından Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Annan''ın Türkiye ziyareti ve dünya medyasında birinci haber; Türkiye. Yıllardır kapısını aşındırdığımız Avrupa Topluluğu için umudumuzu kesmek üzereyken topluluğa aday ülkeler arasına alınmamız ve kendimizi G-20''ler içinde bulmamız, hoş tesadüfler zinciri değil. IMF ve Dünya Bankası''nın Türkiye''de yürütmekte olduğu faaliyetleri de bu çerçevede değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Siyasi ve iktisadi alanlarda Türkiye''nin saplandığı bataklıktan çıkarılması için bir uğraşı var. Bizim burada yapmamız gereken ise adamlara ayak bağı olmamak. İktisadi manada devleti küçülterek yönetici konumundan çıkarmalı, yönlendirici ve denetleyici nitelik kazandırmalıyız. Güzel şeyler oluyor... Türkiye''nin yıllardır sırtında taşımakta olduğu tarım desteklemeleri nihayet Ankara''da masaya yatırıldı. Tarım sektörünün desteklenmesi, her zaman büyük bir iştahla örnek gösterdiğimiz ülkelerde de var. Ama onlarda fiyat mekanizması ile oynamak bu işin yöntemi olarak benimsenmemiş. Türkiye''de tarımın desteklenmesi, bazı tarım ürünlerine piyasa fiyatının çok üzerinde fiyat vermek ve çok ucuza kredi vermek olarak anlaşılmaktadır. Böyle bir durumun sonucu olarak arz yükselmekte, talep ise yetersiz seviyelerde kalmaktadır. Arz fazlası ürünlerin akıbetlerinin de ne olduğu herkesçe bilinmektedir. Ürünün cinsine ve kalitesine göre ya dünya fiyatlarının oldukça altında bir fiyatla ihraç edilmekte ya da ihraç imkânının olmadığı durumlarda imha edilmektedir. Tarım desteklenmesinin iki boyutu olduğu ortadadır. Birincisi yanlış tarım desteklemeleri bütçeye doğrudan bir yük getirmektedir. İkincisi ise kamu bankalarından verilen kredilerin bu bankaların fon bulma maliyetinin yarısı olması sonucu ortaya çıkan görev zararlarıdır. 2000 yılında kamu bankaları toplam görev zararı rakamının 21,2 milyar dolar seviyesine yükselmesi bekleniyor. Aslında bu rakamın Hazine tarafından bütçe ile kamu bankalarına ödenmesi gerekirken kaynak yetersizliği ile bu ödeme gerçekleşemiyor. Sadece yüzde 10-15 oranında bir kısım özel tertip kamu kâğıdı verilerek karşılanabiliyor. Sonuç olarak büyük nakit sıkıntısına giren kamu bankaları da piyasada el altından yüksek faiz oranları ile mevduat toplayarak faizler genel seviyesini yükseltmiş ve dolayısıyla Hazine''nin borçlanma maliyetini arttırmış oluyorlar. Tarım desteklemesinin bütçede meydana getirdiği delik, sosyal güvenlik sorununun neden olduğu zararlardan daha fazla. Hele bir de o yıl genel seçim var ise bütçe hepten delik deşik oluyor. Çünkü seçim dönemlerinde biliniyor ki ne kadar çok tarım desteği, o kadar çok oy! Sistem gayet basit. Seçim öncesinde kamunun belirlediği sanayi ve enerji ürünlerinin fiyatları düşürülürken, tarım ürünlerinin fiyatları yükseltiliyor. Sonuç olarak bu olguların her ikisi de direkt bütçe açığı sonucunu doğurmaktadır. Seçimlerden hemen sonra ise mekanizma tam tersine işliyor. Miras olarak elimizde yüksek görev zararları yazmak zorunda kalan kamu bankaları, kaynak ihtiyacı içinde olan bazı kamu kurumları ve piyasalardan yüksek maliyet ile kaynak bulmak zorunda kalan Hazine kalıyor. Vatandaş ise iki yoldan soyuluyor. Hem dünya fiyatlarına göre çok pahalı bir fiyattan hububat tüketiyor ve hem de bazı kamu kurumlarının zararları vergi olarak cebinden çıkarılıyor. Uzun lafın kısası, Ankara''da başlamış olan bu çalışmanın, seçim dönemlerinde de uygulanabilirliği olan ve ülke menfaatlerini gözeten bir sonuç doğurması hepimizin en büyük arzusu.
TEKNİK ANALİZ Pazartesi gününe hızlı başlayan endeks, 8733 puanı (1.745 cent) gördükten sonra 8400 direncinin altında kapattı. Salı günü hazine ihalelerinin piyasalarda likidite sıkışıklığına neden olması ve kâr satışları, iki haftadır hep yukarıdan kapatan endeksi ilk defa düşük kapattı. Çarşamba günü de küçük bir düşüş yaşandı. Bono faizlerindeki gevşemenin devam etmesi ve deprem şokunun borsaya yansImayacağı anlaşılınca Perşembe günü tekrar çıkış yaşandı. Üç gün boyunca para girişi yaşanmayınca yatay ve sıkışık seyreden borsa, Cuma günü 500 milyon dolara yakın işlem hacmiyle, genele yayılan bir yükselişle haftayı 8509''dan kapattı ABD Başkanı Clinton''ın Türkiye ile yakın işbirliğine gidileceğini, deprem nedeniyle 1 milyar dolar kredi verileceğini ve Türkiye''nin 2000''de çok önemli bir konumda olacağına dair açıklamaları ile yabancı yatırımcılara adresin Türkiye olduğunu işaret etmiş oldu. Bakü-Ceyhan projesinin imzalanması, Dünya Bankası ve ABD Eximbank kredilerinin gelmesi, Telekom ve 2 GSM lisansının satışı önümüzdeki haftaya olumlu bakmamızı sağlıyor. Endeks, 8700 seviyesini kırarsa 8900 ve daha yukarılara gidebilir. Mali sektörün doyuma ulaştığı ve yorulduğu, sanayi sektörünün endekse göre düşük kaldığı görülüyor. Kamu, holding ve prim yapmayan hisselerle borsanın yoluna devam etmesini, 8500-8900 arasında dalgalanmasını bekliyoruz. Endeksin gerilemesi durumunda 8400-8300-8200''de destekleri bulunuyor. Sert satışlar gelirse 7900''deki güçlü desteğine kadar gelebilir.

