Kaydet
a- | +A

Cep dikmeyi unuttukları bir çocuk fistanı gibiyim; bu hasret nereme sığacak?..

*

Ellerim boşluğa boşluğa gidiyor... Dünyada basacak yer bulamayan sarhoşun dolaşık ayakları gibi; karışık parmaklarım üzerimde sığınacak bir kuytu bulamıyor...

Aklım, yangında gevreyip kalmış son dala tüneyen kuş gibi;

Şaşkın!..

*

Sorma... Bilmiyorum; bir gün kaç gündür ve kaç günde biter bir gün?..

Sorma... Bilmiyorum; gönül mü sevdadadır, yoksa sevda mı gönüldedir?..

Sorma...

*

Bilmiyorum, hasret nerdedir?.. Orda mı, burda mı?.. İçinde midir kişinin, dışında mı?..

Yani onu bıraktığın yerde midir özleyiş, yoksa senin gittiğin yerde mi?..

Yoksa, "kendini" götürmediğin zaman mı acır mesafeler?..

*

Üşüyen bir dinamit kadar çaresizim!..

Açsam sana kollarımı, ısınacağım... Ve ısınacak ortalık ve duyacak cümle âlem kavuştuğumuzu...

Üşüyen bir dinamit kadar korkuyorum;

Donarak ölemeyeceğimden!..

.....

İşte, belki de bunun için, aynalar; koyunun seyrettiği kasap vitrini gibi!..

*

Şimdi, ben "nereme" sığayım?..

Değil cebi unutulmuş bir fistan, külliyen bir cep olsam; girebilemem,,, dolabilemem,,, sığabilemem bildiğim mekânlara!..

*

İpinden göndere çekilmiş gibi, bacağından vitrine asılmış gibi ve bir branda gibi "bütün" olarak...

Sarılacağım sana...

Ama bilmiyorum, sevda mı yanlış bahçede açılmış bir çiçek gibi; yoksa hasret mi uzak yamaçlarda tütüyor?..

Ceplerim mi olması gereken yerlerde değil; yoksa ben mi?..

*

Şimdi, niye soruyorsun ki bana; on gün kaç gün eder ve kaç günde biter on gün?..

Bilmiyorum!

Bildiğim; ateş karşıdan ısıtır...

Ve yanarım;

Düşersem içine!