Daha bir hafta bile olmamıştı bize geleli... Adını "Pırpır" koymuştuk onu bulduğumuz gün. Tenis kortlarından birinin hemen kenarındaki çimlerin üzerinde duruyordu... Hatta yanından geçtikten sonra farketmiştik onu. Yanına çöktük, hiç kıpırdamadı. Sadece gözleri oynuyordu... Sitedeki bütün binalar on veya yirmi katlı. Bütün yuvalar da son kat pencerelerinin üzerinde, yani saçakların altında... Bu kırlangıç yavrusu şimdi nasıl uçar da bulur yuvasını, bilmem ki... ..... Boyu yetişkinlere yakın. Hatta ilk bakışta yavru olduğunu bile anlayamamıştım. Onu görüp, yanına gittiğimizde kaçmadı. Kendisini okşamamıza da tepki göstermedi. Bir kırlangıcın bu kadar uslu durmasının bir sebebi olmalı... Bir tuhaflık var, ama ne?.. * * *
Kuşları tanıdığım zamandan beri ilgimi çektikleri halde, ilk defa bu kadar yakından canlı bir kırlangıç görüyorum... Bunlar muhteşem hayvanlar... Her biri de son derece sür''atli, son derece çalışkan, son derece zekî, son derece zarif, son derece ölçülü ve mesafeli, son derece sadık... İnsanlara her vakit en az birkaç metre uzaktalar ama her zaman da insanlara birkaç metre yakındalar!.. Her saçağın altında onların sarayları var... Minik gagalarıyla toplayıp getirdikleri çamurları kullanarak, insanların hemen başları üstünde yuvalarını inşa ettikleri halde, bu güne kadar hiçbir kırlangıcın bir kumru, güvercin gibi yılıştığını veya bir serçe gibi çingenelik yaptığını görmedim!.. * * *
Elinize bir kağıt ve kalem alın. İnce bir hilal çizin. Sonra, sanki bir ok ve yay resmi yapıyormuş gibi, bir "Y" harfini, kuyruğundan bu hilalin ortasına saplayın... İşte size bir kırlangıç kuşunun taslağı. "Y" harfinin çatalı biraz balık kuyruğuna benzemeli... Hilalin önünde kırlangıcın kafası belirtilmeli... Ve sırtının "kanatlar ile kuyruk arasında kalan dar bölge" ile göğüs kısmının beyaz olduğu unutulmamalı... ..... Bunlar, leyleklerin geldiği dönemlerde birdenbire çıkıveriyorlar ortaya... Ve yine leyleklerin gideceği zamanlarda kayboluveriyorlar ortalıktan;
Leylekler gibi takır-tukur, lakır-lukur yapmadan ve köylerin-şehirlerin tepesinde "sanki biraz sonra patlayacak bir kasırganın kara bulutlarıymış gibi" dönelemeden!.. Sessizce ve tertemiz. ..... "Hacıkuşu" da diyorlar kırlangıçlara, sıcak ülkelere göç ettikleri için. Leyleklerin binlerce kilometre uçmalarını; büyük denizlerin, kıtaların üzerinden geçmelerini ve uzuun zaman hiçbir şey yemeden, içmeden; hiçbir yere konmadan ve dinlenmeden havada kalmalarını hadi anlamaya çalıştık diyelim... Ama bu minicik hayvancığın bu kadar yolu hangi enerjiyle, hangi tecrübeyle, hangi hesaplamayla; tükenmeden, bıkmadan ve şaşırmadan nasıl gidebildiğini benim anlamam imkansız!.. * * *
Küçük, plastik bir oyun kovasına koyduk Pırpır''ı... Birkaç saat dışarda dolaştık. Kaçmaya çalışmadı!.. Eve geldiğimizde de kaçmak istemedi; salonda, koyduğumuz yerde durdu sadece. Sonra farkettim ki; sağ bacağı dizinden kopuk!.. ..... İşte o zaman karışık duygular içine girdim: Bu kuş, adını da "Pırpır" koyduğumuz bu minicik hayvan anladım ki bundan sonra hiçbir zaman diğerleri gibi olamayacak... Belki uçamayacak bile... Büyük ihtimalle ailesine ve arkadaşlarına dahil olamayacak... Göçe katılamayacak... Ve belki de bizimle kalacak ömrü yettiğince... ..... Hani birisinden en büyük sırrını istersin, o da bu sırrını vermek için seni seçer ve söyler ya... Hani sen de aldığın bu sır ile ondan mesul hissedersin ya kendini!.. Aynen ona benzer bir şey oldu ve ben Pırpır''ın bacağının dizinden kopuk olduğunu gördüğüm andan sonra farklı bir şekilde onun sorumluluğunu hissetmeye başladım... * * *
Galiba şu rekor sıcakların olduğu geceydi. Sabaha kadar çalışmış olmalıyım ki, öğleden sonra uzanmışım... Tam dalmak üzereydim ki, yere bırakmış olduğum sağ elime "fırst!" diye bir şey sürtüldü, irkildim... Baktım ki, ta karşıda durduğu yerden yanıma, elime kadar gelmişti Pırpır... Açınca, avucumun içine girdi. Ben de onu alıp göğsümün üstünde duran koluma koydum... Orda durmak istemedi; gagası, tek ayağı ve kanadıyla ilerledi, omuzuma geldi. Sonra gömleğimin yakasından içeri girdi ve boynumun sağ yanında, belki de bir yuvaya benzettiği yerde kıpırtısız kaldı. Ben zaten uyumak üzereydim ve o da belki uyumak istiyordu... Bir saatten fazla zaman beraber, boyun boyuna-koyun koyuna uyuduk... * * *
Sonraki gün sanki artık bizi istemez oldu!.. Koltukların altında kalan gizli köşelere burnunu sokmaya çalışır oldu... Verilen yiyecekleri ve suyu istemez oldu... Pencerenin önünden geçen diğer kırlangıçların sesleri bile onu ilgilendirmez oldu... Hatta başını çevirip yüzümüze bile bakmaz oldu... ...... Bir gece daha geçti... Bir gün daha geçti... Bir gece daha gelemedi!.. ..... O, belki de katılabilecekti annesine, babasına ve kardeşlerine... Kanat çırpacaktı belki de diğer arkadaşlarıyla birlikte... Belki de biraz zor olacaktı tek bacağı olmadan avlanmak, beslenmek ve geniş kıtaların, sonsuz denizlerin üzerinden uçmak... Ama dişini sıkacaktı ve alışacaktı buna... Ve bütün diğer vefalı kırlangıçlar gibi seneye yine "tam buraya" gelecek, belki de bu pencerenin önünden geçecek; "ciik" diyecekti... "Bu ciik ne demek?.." Diye soracaktık birbirimize... Bana bakacaktı, bize bakacaktı... Hayatta olup olmadığımızı anlayacak, sevinecekti aynen bizim sevindiğimiz gibi... Sonra ani hareketlerle ve sevinç içinde savuracaktı yine kendini havaya; minik gagasıyla çamur toplayacak ve yeni yavrular çıkarabilmek için yeni bir yuva inşa etmeye başlayacaktı... Olmadı... Olmadı... Olmadı! * * *
O, en uzun yolculuğa hepsinden önce kanat açtı!

