Kaydet
a- | +A

Çok büyük meselelerimiz var... "Mesele" dedim... Her ne kadar çoğul kullanınca okuma zorluğu olsa da, ihtiva ettiği manaya yakışır bir haşmet taşıyor kelime... "Problem" gibi teknik, "sorun" gibi kıytırık ve sığ değil... Evet meselelerimiz var... Bizi hayata bağlayan (!) heyecanlandıran, gözümüzü herşeye kapayan ve kendimiz adına, insanlık adına çözülmesi gereken meseleler... Ne büyük iş değil mi ? Bu durum insana -çapı ne olursa olsun farketmez- bir "kurtarıcılık" vasfı kazandırıyor... * * * Birşeyleri yaparken değil, birşeylere bakarken bile -çoğu zaman farkında olmadan- "ben olsam, şöyle yapardım, şöyle düzeltirdim" edasıyla bakıyor, sabahtan akşama kadar, ama masumca, ama değil, bir yargıç gibi yargılıyor, bir doktor gibi teşhis koyuyor, tedaviler üretiyoruz... * * * Fatih Sultan Mehmet Han, Bizanslı kızların çiçeklerini reddedip tekrar Akşemseddin''e yönlendirirken, "Fethin asıl mimarı odur... Ona veriniz" demişti... Yaşı 21''di... Müjdeye kavuştu... Çağı değiştirdi... Herhangi birisi olmadığının asıl ispatı da o çiçeklerdi... * * * Buyurun kıyaslayın şimdi... "Ben kimim, neyin peşindeyim, neyi ve neleri kurtarıyorum ? Ve bu vazifeyi kim verdi?" İnsanın kendisini kandırabilme kabiliyeti yetişiyor imdada...

Önce gerçek kurtarıcıları unutuyor, sonra küçük meselelerimizi büyütüyor, önemli hale getiriyor ve "çok gerekli" sınıfına sokuyoruz... * * * Yakın ve sevilen birinin ölümü durduruyor sonra bizi... Ölüm... Ölenin yarım kalan işleri aklımıza geliyor... Arkasından bizim o çok önemli işlerimizin yarım kalma ihtimali... Ve ölümün randevusuz geleceği... * * * Hedefini ne kadar yükseğe koyarsan koy, -ki bu iyi birşeydir- son nokta toprağın altı... Ülkeler ve hatta kıtalar bile dar gelse, netice iki metrekare... * * * Büyük meseleler... Kurtarıcılık... Yanına ölümü de koyun... - Ne buyurmuştunuz?