Her spor programında seyrediyoruz... Maç öncesi ve maç sonrası beyanatlar, palavralar, atmasyonlar... Kendilerini birer futbol uleması zannedenler, Fatih Terim edasıyla, hafif yutkunarak günün mânâ ve ehemmiyetini anlatıyor: "Bugünkü maçtan mutlaka galibiyetle ayrılacağız... Futbolcularımız çok formda... Tribünlere bayram yaptıracağız..." Hafta içinde kaç antrenman seyretti acaba bu zat-ı muhteremler... Takımın hocasıyla konuşup nasıl fikir aldılar ki... Neye dayanarak bu kadar desteksiz atıyorlar anlamak mümkün değil... Futbol bilgileri sadece gazete sayfalarında öğrendiklerinden ileri gitmeyen, kahve ağzı ile konuşarak beyanat veren dönemimizin yönetici tipleri, sporumuzun önündeki gerçek takozlardır... * * * Maç öncesi sallayanlar, sanki maç sonrası susuyor mu ki? "Futbolcularımızı tanıyamadım... Oyun kuramadılar... Pas yüzdeleri çok kötüydü... Hele hakem tam bir felaketti... Puanlarımızı gaspetti.." Bunları söylerken ekranda gözükmek için birbirlerini çiğneyen, telefonla eve haber verip "Beni seyredin" diyen taraftarın trafik kargaşalığı içindeki yönetici beyenatlarının tümü, gülüp geçilecek cinsten... Maç sonrası basın toplantısı yapan teknik direktörlere nedense rağbet etmeyen kameralar "Yahu benden hiç beyanat almıyorsun" diye sitemde bulunan yöneticilerin hatırını kırmayarak, böylesine çirkin tabloları ortaya sergiliyor...
Ve işte ondan sonra da tribündeki bazı cahil taraftarlar, yol kesip adam dövmeye, tesislerde futbolcuları linç etmeye, rakip takımın otobüsünü, taraftarının çenesini kırmaya kalkıyor... Tribünleri barut fıçısına döndüren zamane yöneticilerinin beyenatları yüzünden, aklıselim taraftar futboldan uzaklaşıyor... Ya kahve köşelerinde, şifreli yayının mahkûmu oluyor, ya da maça gidip, beynini küfürlerle dolduracağına, takımını radyodan dinleyerek destekleme tercihini kullanıyor... * * * Peki bütün bu olumsuzluklarda sadece yöneticilerin birer Fatih Terim edasına bürünmelerinin rolü mü var... Esas rol, gazeteciliğin ve televizyonculuğun ne olduğunu bilmeyen, nasıl haber ve röportaj yapılacağından bihaber televizyon muhabirlerinin ve kameramanlarınındır... Akılları sıra haber atlamıyorlar.... Haber dedikleri de haber olsa... İnsanın aklına ister istemez, son günlerin modası olan "Menfaat çeteciliği" geliyor... Futbolun yorumculuğu o kadar kolay bir iş değildir... Ağızdan çıkacak her yanlış kelime, ya sahadaki sporcunun, ya da tribündeki taraftarın yanlış adresi olur... Son yıllarda, eğer tribünler sadece bir avuç çapulcunun eline kalmışsa, bundaki iki büyük etken, kendilerini birer teknik direktör gibi gören yöneticiler ve onları ekranlara taşıyan televizyonlardır... Rüştü''yü linç etmeye kalkan 5-6 kişi, reyting uğruna, televizyon televizyon dolaşıyorsa, Beşiktaş''ı galibiyete taşıyan golü atmasına rağmen, tribünden Ertuğrul''a ana avrat küfür edenler lânetlenmiyorsa, bir zamanlar rakip takımın bayrağını yırtarak ortasından yumruk şov yapan "Bilmiş Çavuşlar" hâlâ takımlarını kurtarma reçeteleri üretiyorlarsa, adları "Paralı yazarlara" çıkanların yüzleri kızarmıyorsa, yazıklar olsun...
Ağzında bal olan arının, kuyruğundaki iğnesini unutmayalım... * * * Tiksindirici ne kadar pozisyon varsa hepsiyle iç içe yaşıyoruz, daha doğrusu yaşamak zorunda kalıyoruz... Spor muhabirleri ve yazarlarının gerçeklerini, evdeki köşelerinde oturtalım, sanallarını baş tacı yapalım... Futbolunu noktalamadan, spor yazarlığı için mukavele imzaladıklarımızın maaşlarını evlerine gönderelim... Ömrünü spor yazarlığı ile geçirmiş, sarı basın kartı sahibi emekli gazetecilerimizi maçlara "Yer yok" diye almayalım... Sonra da, kulüpleri borç batağına atanlarla, tribün kabadayılarına mesleğimizi mahkûm edelim... Biz hâlâ uslanmayalım... Meslek adına, utanma duygularımızı köreltmiş, merhamet ve insanlığımızdan uzak yaşıyoruz işte... Tabii bu yaşamaksa... E-mail: narkan@tg.com.tr

