Kaydet
a- | +A

Deprem faciasından bu yana nerede ise iki haftadan fazla zaman geçti. Depremlerin hâlâ önü ardı kesilmiş değil... Binlerce insanımız, canımız öldü. Belki bundan daha da fazlası göçük altında kaldı. On binlerce yaralı var. Binlerce ev, bina ve tesis yıkıldı. Dünyanın sayılı büyük ve modern rafinerilerinden Tüpraş gözlerimizin önünde alev alev yandı. Hiçbirine gözle görülür, elle tutulur bir şey yapamadık. Sadece yana yakıla seyretmekle yetindik. Sebepleri, sorumluları hâlâ araştırılabilmiş ve bulunabilmiş değildir. "Şaşkınlık", "Deneyimsizlik" gibi yakıştırma mazeretleri kimseyi tatmin etmiyor. Herkesin kendince gördüğü, bulduğu hafifletici sebepler, bahaneler giderek yükselen ve kapsamı genişleyen "Milli Öfkeyi" teskine yeterli olmuyor. "Efendim bu bir tabii afettir... Ne yapılabilirdi ki?" Türünden savunmalar insanı daha da çileden çıkarıyor. Devlet ve Hükümet A''dan Z''ye kadar birkaç saat içinde deprem bölgelerinde bulunabilir. Kızılay, Kızılhaç''tan ve yabancı kurtarma ekiplerinden daha önce felaket bölgesine ulaşabilirdi. Parlamentomuz müthiş bir çalışma temposu içinde görev başında idi. Yakın bir yaz tatilinin dayanılmaz özlemi ve "EVİTA" özentisi güçlerin etki ve gayretkeşliği içerisinde gece gündüz, "Yap kanun, boz kanun" sabahlara kadar çalışıyordu. Hükümet Başkanı ise "Aman koalisyon bozulmasın" kaygısına kapılmış gibi tavizler ve teviller içinde bocalar gibi görünüyordu. Hasılı Tanıdığımız eski Ecevit değildi!.. Hiç olmazsa bölgede sıkıyönetim veya olağan üstü hal ilan edilebilir. Benzeri hallerde daima beklenebilen talan, yağma, karaborsa gibi çirkin olaylar bir hal ile önlenebilirdi diye düşünüyoruz. Hükümet "Askerlerden böyle bir talep gelmedi!.." Askerler ise "Hükümet istemedi" diyor!..

Ünlü Montesquieu''yü anımsıyorum. "Kanunların Ruhu" eserinde "Kanunların halkın ortak mutabakatında oluştuğunu, bir ülkede kanunların iyi mi, kötü mü olduğundan ziyade iyi mi kötü mü uygulandığı önemlidir" diyor. Af kanunu böyle bir kargaşa içerisinde bir oldu bitti ile çıkarıldı. Bütün bu karmaşa ve kargaşa içinde parlayan tek ışık halkın sağduyulu "Dayanışma" duygusu ve davranışı oldu. Bu felaket anında birbirlerinin ilk yardımına koşanlar komşular ve yöre insanlarıdır. Daha sonra da yurt dışından inanılmaz bir sürat ve kararlılıkla gelerek hemen kurtarma işine başlayan yabancı uzman ekipler olmuştur. Bu "Sınır tanımayan insani bir dayanışma, deprem enkazı arasında yağmurdan sonra kendiliğinden fışkıran kır çiçeklerinin en güzeli idi. Türk kamuoyunda sadece takdir değil imrenilecek bir örnek oluşturdu.

Eskiden okullarımızda "İzcilik" diye bir kuruluş vardı. Çocukları birlikte hareket etmeye, yardımlaşmaya alıştırırdı. Şimdilerde sadece belirli bayram günlerinde, geçit resimlerinde trampetler eşliğinde uygun adım gezmekten başka bir şey yapılmıyor. Bizim zamanımızda hafta sonlarında kırlarda çadırlar kurar, kendi yemeklerimizi kendimiz yapar, civarı dolaşırdık. Daha uzun tatillerde Anadolu''yu dolaşır, okullarda misafir kalır, yöreyi tarihi ile tanırdık. Ben Karadeniz ve doğu yörelerini böyle tanıdım. Sonra Lise sınıflarında yaz tatillerinin başında mecburi askeri kamplar yapılır, çadırlarda yatılır, askerlik talimleri yapılırdı. Hepsi unutuldu. Bir sivil savunma örgütlenmesine gidildi. Bunun en son fiyaskosunu da son depremde gördük!.. Eğer devam edecek ise mutlaka şu haksızca tenkit edilen "AKUT" modelinde yeni ve akılcı bir örgütlenmeye gidilmesi her bakımdan yararlı olacaktır.

Dayanışma ne anlama geliyor? Eskiden buna "Tesanüt"derlerdi. Belirli bir toplum içerisindeki dayanışma için geçerli sayılırdı. Dayanışma bize göre daha geniş kapsamlı ve daha anlamlı görünüyor. Uzaklık, yakınlık, ırk, din, fazla ağır basmıyor. Asıl önemli olan insan unsurudur. Bu bakımdan deprem sırasında kurtarma çalışmalarına katılan insanların, ayni ve mali yardım taahhüt eden, inşaatları bizzat gerçekleştirme vaadinde bulunan yabancı veya uluslararası kurum ve kuruluşların gösterdikleri dayanışma örnekleri gerçekten çok değerlidir. Bu arada bizim özel veya resmi kurum ve kuruluşlarımızın aynı istikametteki çalışmaları ne yazık ki bundan önceki örneklerde ve özellikle yabancı ülkelerde verdikleri mükemmel başarının bir hayli gerisinde kalmıştır.

Yardım kampanyalarında bir karışıklık göze çarpıyor. Bu durum eğer bir "güven bunalımı"na dönüşecek boyutlara kadar uzanırsa gerçekten çok yazık olur. Geçen gün Tuzla''da ilaç almak için bir eczaneye gittim. Sahibi çok kültürlü ve ülke sorunları ile çok yakından ilgilenen bir hanımdır. Bir gece evvel TV kanallarından birinde bu konu ile ilgili kalabalık ve uzun süren bir açık oturumu izlemiş. Kızılay''ın yurt dışından yapılacak "Şartlı bağışları" kabul edip edemeyeceği tartışılıyormuş. Hükümet üyesi veya sözcüsü bir sayın Bakan "Şartlı bağış"ın kabul edilemeyeceğini ve böyle bir teklif gelirse reddedeceklerini söylemiş. İnanmak istemedim. Oturuma katılanlardan biri Gediz depremi örneğini vermiş. "Oğuz Gökmen''in Büyükelçiliği sırasında ben de Almanya''da idim. Almanya''daki vatandaşlarımız tarafından yapılan yardımların bankada Kızılay adına ve şartlı olarak: "Gediz''de Türk işçileri adına yapılacak bir hastane inşasında kullanılmak üzere" toplandığını söylemiş.

Eczacı hanıma bunun doğru olduğunu söyledim ve aslını kısaca anlattım. Bağış yapanın bağışının belirli bir konuda kullanılması şartını koyması hakkıdır. Ama yapılan bağış veya yardım karşılığında olayla hiç ilgili olmayan bir taviz istenmiş ise bunun elbette reddi gerekeceğini söyledim. Herhalde sayın bakanın beyanlarında bir yanlış anlama olacağını düşünüyorum.

Gediz hastanesinin temeli bizzat dönemin Başbakanı sayın Demirel tarafından benim ve Almanya''daki bağış sahiplerini temsilen bir heyetin ve Alman hükümeti temsilcilerinin de katıldığı bir törenle atılmıştı. Bağış sahiplerinin tümünün isimleri bir çelik kutuya yerleştirilerek temele konulmuştu.

Willy Brandt başbakandı. Bundan çok duygulanmıştı. Bana hastanenin bütün döşenmesinin ve tıbbi teçhizatının Almanya Federal Hükümetince sağlanacağını söylemiş ve bu vaadini hiç gecikmeden yerine getirmişti. Bu hikayenin bir devamı da var ama bugünkü konumuz bu kadardır. Bu vesile ile eskiden tanıdığım ve sevdiğim Kızılay başkanına -affına güvenerek- naçizane bir sözüm var. Kızılay, eski adı ile "Hilal-i Ahmer" bizlere Ecdat yadigarı bir saygın kuruluştur. Hem savaşlarda hem barışta kendini ispatlamış. Yabancı ülkelerdeki benzerlerini her bakımdan geride bırakmış ve bize övünç vermiştir. Bu güzellikleri gölgeleyebilecek ihmal ve hatalardan lütfen kaçınılması tedbirlerini almanın bizce zamanıdır