Kaydet
a- | +A

İçinde mi? yoksa dışında mı olduğumuza bir türlü tam karar veremediğimiz

Orta Doğu (Moyen Orient ) veya (Proche-Orient) Yakın Doğu denilen bölgenin bugünkü halini tasvir edebilecek bir sıfatı siyaset lugatinde bulmakta zorluk çekiyorum. Oldum olası karışık, karmaşık, her an kanamaya ve kaynamaya alışık, bu bölgenin tarih boyunca süregelen serencamına bir yenisi daha eklenmek üzeredir!.. İsrail ile Araplar''ı barıştırmak ve bir Filistin Devletini kurdurarak bu iki milletin yan yana barış içinde kuzu kuzu yaşayabilmelerini sağlayabilmek için ABD çok gayret sarf etti. Bill Clinton, giderayak, Ehud Barak ile

Yaser Arafat''ı Camp David''de günlerce misafir etti. İki düşman birbirlerine bayağı alışmış görünüyorlardı. Toplantı salonuna geçerken birbirlerine öncelik ve nezaket anlamında, biraz da laubali itişip kakışmalar TV ekranlarından dünya kamuoyuna yansırken, bölgede yakın bir barış ve uzlaşmanın müjdecisi gibi gelmişti.

* * *

İşler tam yoluna girdi giriyor derken, patavatsız Sharon''un münasebetsizliği yüzünden bütün gayretler bir çuval incir gibi heba oldu. Herşey başladığı noktaya döndü!.. İşte bu sıralarda önce Arafat ardından da Barak, Ortadoğu''nun en güçlü ve güvenilir Devleti, Türkiye''nin kapısını çaldılar. Besbelli ikisi de bir çözüm arıyorlar, ikisi de bize güveniyorlardı. Anlaşmak için biri yer olarak Müslüman bir ülkeyi, öbürü de mutlaka Arap kökenli olmayanı tercih ediyordu. Bölgede bu özellikleri taşıyan sadece iki ülke vardı: Türkiye ve İran!.. İran

olamayacağına göre rakipsiz durumdaydık. Bu fırsattan faydalanmasını bilemedik!.. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, halen AB dönem başkanlığı özelliğinden de faydalanarak devreye girdi. Zaten Atlantik''ten Urallar''a kadar nerede ne olursa olsun AB, "Büyük Devlet" statüsü ile orada hazır bulunmayı bir prensip haline getirmeye çalışmakta idi. Chirac inisiyatifi ele aldı. Paris''te Clinton ve Coffi Annan''ın, AB Dışilişkiler ve Güvenlik ile görevli Komiseri

Xavier Solana''nın da katılımı ile Arafat ve Barak arasında bir toplantı yapıldı. Her şeyden önce bölgede şiddetin durdurulması gerekiyordu. Toplantı bir karar alamadan dağıldı. Ekim başlarındaki bu zirveden çıkan tek sonuç konunun "Çok taraflı" hale getirilmiş

olması ile sınırlı kaldı. Ardından Mısır''ın da devreye girmesi ile "Şarm El Şeyh" zirvesi çıktı. Sanırım Clinton de öyle tercih etti. Bu konuda önceliğimizi hiç yoktan Mısır''a kaptırmış olduk. Bu toplantıyı Türkiye''ye mesela İstanbul''a çekebilirdik. Zira aranan çözüm Osmanlı''nın yüzyıllar boyu süren uygulamalarında yatmakta idi. Üstelik Yaser Arafat da Ehud Barak da bizzat gelip kapımızı çalmışlardı. Kafamız dağınık, koalisyon ve içişlerimizle ziyadesi ile meşgul idi . Ayrıca Dışişleri Bakanımız da bir taraftan Yunanlı meslektaşı ile orada burada flört ederken diğer taraftan da AB ile ilişkilerin Türkiye cenahında Mesut Yılmaz ile kıyasıya bir rekabete girişmişti. Mübarek, toplantıyı ülkesine çekebilmek için bu durumdan kolayca faydalanmasını bildi. Aslında amacına ulaşmak için tatil pazar demeden Türkiye''ye acele gönderdiği Dışişleri Bakanını aynı gün geri çağırdı. Adam zaten karışısında muhatap bulamamış ve mesele de kendiliğinden hal edilmişti.

* * *

Clinton başta olmak üzere, BM Genel Sekreteri Coffi Annan, AB Temsilcisi Xavier Solana''nın da katıldığı bu toplantı başladığı gibi tam bir belirsizlik içinde sona erdi. Arafat da, Barak da bölgede şiddete karşı olduklarını beyan etmekten ileri hiçbir beyan ve taahhütte bulunmadılar. Halbuki, ikisi de anlaşmaya mahkum ve mecburdular, bunu kendileri söyleyebilecek durumda değildiler. İkisinin de sırtında anlaşmaya karşı çıkan çevrelerin kamburu vardı. Böyle olunca, iş Bill Clinton''a düştü. Nasıl düşmesindi ki? Kasım''da yeni Başkan belli olacak o da yıl sonunda Beyaz Sarayı terk edecekti. Yazılı bir metinden sisli puslu, buğulu alışılmış barış lafları etti. Anlaşılan tek amaç ve konu Yahudi ve Filistinli liderlerin ay sonuna doğru Amerika''da yeniden buluşup Camp David konuşmalarına bıraktıkları yerden devam edebilmelerini sağlamak idi. ABD, Avrupa Birliği ve Coffi Annan''ın temsil ettiği Birleşmiş Milletler reçetesi ile hazırlanacak pastadan kime ne düşeceğini bilemem ama şimdiki halde kârlı çıkan iki gün sonra Kahire''de bir Arap zirvesini toplayacak Mübarek olacaktır. Lezzeti, kıvamı nasıl olursa olsun kreması ona düşecekti.

* * *

Uluslararası siyaset alanında hem Müslüman hem de İsrail''i resmen ilk tanımış bir Devlet olarak önemli bir fırsatı daha kaçırdığımıza inanıyorum. 1948''den bu yana Ortadoğu''da Araplar''la Yahudiler tam sekiz defa birbirleri ile savaştılar. Sanırım, zamanla birbirlerinin varlıklarına da bir hal ile alıştılar!.. Arap-İsrail barışı birgün gerçekleşecek olsa bile Ortadoğu''nun asırlardır içinde bulunduğu sorunların birden son bulacağına inanmak çok zordur. Her zaman söylerim bu bölge çeşitli soyların, dinlerin, dillerin -çeşitli mezhep ve lehçe ayrılıklarına rağmen- bir arada asırlardır beraber yaşadıkları bir yerdir. Yine öyle olacaktır. Zira bunun başka çaresi yoktur...