Kaydet
a- | +A

Türkiye olarak kesin kes bir yol ayrımındayız. Bunu görmezlikten gelmek veya göz ardı etmek kimseye bir yarar sağlamaz. Hepimiz külahlarımızı önümüze koyarak gerçekçi düşünmek ve milletin, halkın emel ve eğilimleri çizgisinde, kabul edip benimseyebileceği bir yönü, yolu seçerek uygulamaya başlamanın tam sırası ve zamanıdır. Sonrası artık çok geç olabilir. Bu, hem iç politikada, hem de dış politikada geçerlidir. Dünyada herkes ilerisi için bin yıllık yaşam şölenleri gibi "Millenium" projeleri hazırlarken bizim hâlâ Parlamanter demokrasi mi yoksa Başkanlık sistemi mi olsun? Başkanı Parlamento mu, yahut doğrudan doğruya halk mı seçsin? Başkanlık süresi beş yıl mı, yoksa 7 yıl mı olsun? Yoksa süreyi iki üç yıl uzatalım da maksat hasıl olsun!.. gibi boş konularla vakit kaybetmemiz gerçekten gerçeklere aykırı düşüyor ve biraz da TARİH''e karşı ayıp oluyor!..

Cumhuriyetin ilk yıllarında politikamız Büyük Atatürk''ün işaret ettiği "Yurtta sulh... Cihanda sulh!.." umdesi istikametinde seyrediyordu. Bu, gerçekten zemin ve zamana uygun, doğru ve asil bir yoldu. Atatürk bunu uyguladı. Bütün komşularla iyi komşuluk ve dostluk anlaşmaları imzalandı. Ama ne varki, bu aslında daha ziyade bir ideal, bir özlem ifade ediyordu. Gerçekte politika, karşılıklı çıkarların çatıştığı her alanda her taraf için kabul edilebilir bir DENGE''nin bulunmasını amaçlar. Politikada esas "Mükemmel-Perfection" değil, "Denge-equilibre"dir. Zira denge uluslararası ilişkilerde en sağlam ve sürekli olanıdır. Marifet bunu karşılıklı olarak bulabilmektedir. Kimsenin kuşkusu olmasın "denge" her alanda "mükemmel"in bir ifadesi ve dolayısı ile onun kadar değerlidir. Eğer, ilişkilerimizde şimdiye kadar bunu bulamadı isek, hâlâ da bulamıyorsak, bunun suçu sadece bizde değildir. Politikalarda ağır basabilen bazı ön yargıların emel ve amillerin bunda bir zaman için etkili olabileceğini düşünmek de mümkündür... Irk, dil, din gibi tali faktörlerin politikada etkin olabildikleri zamanımızda yazık ki hâlâ gözlenmektedir.

Türkiye, siyasette bütün komşu ülkeler gibi, hatta tümünden daha çok bir yol ayrımındadır. Bir defa seçenekleri daha fazladır.

Bu yollardan en kısasını değil, belki en uzun olanı da değil ama en uygun olanını seçmek durumundadır. Dilimizde bir deyim: "En kısa yol bilinen yoldur" diye söyler. Siyasette bir "bilen" yoktur. En iyi bilen ise Tarih''tir. Tarih''e bakacaksınız en iyi yolu bulamazsanız bile hiç olmazsa yanlışların tekrarlanmasından kaçınmış olacaksınız!.. İkinci Dünya Savaşına girerken Türkiye, müttefiklerini Birinci Dünya Savaşında olduğundan farklı olarak kendisi seçti. İngiltere ve Fransa ile ittifak anlaşmaları yaptı. Bu sistemi diplomasi yolu ile en mükemmel şekilde yürütmesini de bildi. O dönemin diplomasisine ve özellikle üst düzey diplomatlarına şapka çıkarmak lazımdır. Montreux anlaşmasının uygulamasında Boğazlardan geçen birkaç Alman bandıralı geminin aslında şekli kurallara uygun geçtiklerini ispat etmek pekala mümkündü. Ama çekirdekten diplomat Dışişleri Bakanı Rahmetli Numan Menemencioğlu hemen istifa ederek İsmet Paşa''yı ve hükümeti rahatlattı. Konuyu kapattı idi.

Savaş sonu dönemde Varşova Paktı''na karşı bir NATO Paktı, vardı. Türkiye, bu kuruluşa bin müşkülatla girebildi. Bunun için de Kore savaşına katlandı. Bir Amerikan tümenini Türk alayı kurtardı. Komutan Albay Dora alay sancağını beline dolayarak yarma hareketini başaramasa idi, koskoca bir Amerikan tümeni düşmanın eline düşecekti. ABD ve diğer üyeler ile ittifak içinde bulunduğuna hem kendisini hem de dostu düşmanı inandırmayı başardı. Daha birkaç ay önceleri Vashington''da bu paktın 50. doğum yılı Kosova kazanında kaynatılan bol acılı bir Balkan türlüsü ile kutlanmış oldu. Varşova Paktı''nın sona ermesinden sonra NATO meyvesi de artık kemale gelmiş, nerede ise dalından düşecek bir hale gelmek üzere idi. Millenium başlarında NATO ağacının dallarında artık meyve filan aramayın, olsa da bizim dişimize, damağımıza gelecek cinsten olmayacaktır.

Uluslararası ilişkilerde ikili üçlü ittifaklar, anlaşmalar dönemi artık bir süre için kapanmıştır. Dünya yuvarlanıyor, bölgeler arası bütünleşmeye çalışıyor. Ekonomik alanda bütünleştikçe siyasallaşıyor. En çarpıcı örneği bir zamanların AET''si bugünlerin AB''sidir. Bu topluluğa Yunanistan ile birlikte ortak olduğumuz tarihlerde bunun bir "Avrupa Birliği"ne dönüşebileceğini kim tahmin edebilirdi? Şimdilerde ABD örneğinde bir Avrupa Birleşik Devletleri veya federasyonundan söz ediliyor. Şahsen bu işlerin başından beri içinde biri olarak buna inanmıyorum. Ama madem Yunanistan girdi, biz de girebilmeli idik. Olmadı, olamadı. Şimdi artık sanırım çok geçtir. Siyasette "momentum" denilen bir zamanlama vardır. Yunan''ın müracaat ettiği gün biz de müracaatımızı yapmalı idik. Fatin Rüştü Zorlu''yu bir defa daha rahmetle anıyorum. O, bu fırsatı asla kaçırmazdı. Politikanın bir tarifi "Fırsatlardan zamanında faydalanabilmek sanatıdır" derler. Bununla beraber pek fazla hayıflanmaya da değmez! Zira AET''ye ortak olduğumuz tarihlerde bu örgütün nihai hedefi, üyeleri arasında bir Gümrük Birliği''ni gerçekleştirmekten öteye gitmiyordu. Biz ise Gümrük Birliği''nin tam üyesi olduk. Ötesini elde edebilmek için bu kadar horlanmaya, aşağılanmaya değer mi? Ben şahsen değmediğini düşünüyorum. Onun için bir süre artık bu çabaları buzdolabına koyabilmek cesaretini gösterebilsek her şey kendiliğinden düzelecek, göreceksiniz. Kafalarına bir jeton düştüğünde bizi aralarına almak için kendileri harekete geçecekler.

Başbakan Ecevit, Beyaz Saray''a yaptığı "umut" ziyaretinden umut yerine öğüt alarak eli boş döndü. Ama bu ziyaret ABD''yi ziyadesi ile umutlandırdı. Ecevit''in doğru yanlış bir efsanesi vardı. Bunun artık geçmişte kaldığı izlenimini vermiş olmamızdan endişe ederim. Bu konuya avdet edeceğiz. Türkiye''de ve ardından Yunanistan''da deprem oldu. Felaket insanları ırk, dil, din farkı gözetmeden doğal olarak yakınlaştırır. Asırlarca birlikte yaşamış insanlar olarak Türkler ve Yunanlılar arasında da böyle oldu. İki düşman ülke arasında hiç beklenmedik bir sırada zamansız bir lodos havası esmeye başladı. Lodosun ne getirip ne götüreceğine bakalım. Bizler hele iş başında olanlar ziyadesi ile duygusal davranırız. Bu köşede bütün tevazuumuzla uyarmaya çalıştık. Lodos, Yunanistan ile Kıbrıs Rumlarının ortak askeri tatbikatı Nichoforos ile eş zamanda geldi. Yunan Dışişleri Bakanı palas pandıras Türkiye''ye geldi. Nerede ise bayram edecektik. Adam Derince''ye gitti. "Yunan Mahallesini" ziyaret etti. Patrikhaneye gitti mum dikti. Taksim toplantısında "yalnız şövalye" edası ile ahkam kesti. Taksim toplantılarının değer verdiğim başkanı sayın Sözen maalesef çok kötü ve sorumsuz bir yönetim sergiledi. Konuları tam bilmediği için olacak, yönetimi soru soracakları mikrofona davet etmekten ileri gidemedi. Batı Trakya''daki Türk azınlığına bir türlü "Türk"diye hitap edemeyen, dinleyicilerin ender de olsa sordukları haklı sorulara, örneğin Zeynep Göğüş''ün sorusuna cevap vermesi için konuşmacıyı münasip bir dil ile uyarabilirdi. Türklerden bahsederken hep "Müslümanlar" diye konuşan Papa Andreu''ya onların aynı zamanda "Türk" olduklarını, Lozan''da Venizelos''un yalvarması ve İsmet Paşa''nın da hoşgörülü tavrı yüzünden Batı Trakya''daki Bulgar azınlığının Yunanistan''ı rahatsız etmemesi için Türkler için Andlaşmadaki "Azınlık hakları" bölümünde Türk tanımlaması yerine sadece "Müslüman" tanımlamasının yeterli görülmüş olduğunu hatırlatabilmeli idi. Lozan''ın bütün zabıtlarında "Türk" diye geçen bir tanımlamanın, hiç olmazsa, Taksim toplantılarında saptırılmasına müsaade edilmemeli idi. İsmail Cem''in üniversiteyi açmak onurunu Yunanlı meslektaşına hediye etmesi ve onun kendi propagandasını yapmasına yol açması bir başka fuzuli hata idi. Santimantalizm de olsa bu, Kamuoyunun kolaylıkla hazmedeceği bir cömertlik değildir.