Her kültürün, her medeniyetin kendine göre bir insan anlayışı var. Bu anlayış genellikle o kültürün veya o medeniyetin bağlı olduğu dini inançlardan kaynaklanır. Nitekim rönesansa kadar Batı düşüncesinin insan telakkisi de Orta Çağ Hıristiyan ilahiyatının doktrinlerine dayanır. Ne var ki, Batı, rönesansla birlikte bu insan anlayışından yavaş yavaş sıyrılmaya başlar. İnsan eskisinden farklı yeni bir yaratık olarak Hıristiyanlığın hatta bütün dinlerin tarifi dışında kalır. Eski çağ hayranlığına dayanan Hümanizm hareketi, akılcı felsefe ve laik ahlak görüşleriyle yeni bir insan anlayışı üzerinde odaklaşır. İnsanın metafizikle göbek bağını oluşturan ruhtan koparıldığı bir dönemdir bu. Descartes''in ruh ve madde düalizmi, onu izleyen maddeci düşünürlerin de etkisiyle aklın ön plana alınmasına yardımcı olur. Hatta Kant''ın o harikulade görüşlerine rağmen, ruh artık bir gölge varlık olarak kalır. Ve nihayet Auguste Comte''un hümaniter din iddiasıyla insan, bilimsel bir tarife kavuşur. Dik duran, akıl sahibi memeli hayvan. Bugünkü Batı medeniyetinin ve Batı kültürünün insan anlayışı bu tarifin içindedir.
Ruh ise, günümüze kadar ya gölge varlık olarak kabul edilmiş ya da toptan reddedilmiştir. Onu gölge varlık olarak kabul edenler bile, beyne bağlı ve beyin fonksiyonları ile sınırlı akli bir ruh olarak düşünmüşlerdir. Nitekim, Locke, Hume ve Mill gibi animistler, bütün ruhsal olayları beyne ve duyumlara bağlayarak materyalist bir psikolojiye zemin hazırlamışlardır. Animizm, ruhsal olayların kaynağı kabul edilince, ruh kavramı da ruh olmaktan çıkar, organik bir kavram haline gelir. Buradaki ruh, artık bildiğimiz ruh değil, beynin fonksiyonlarını üstlenen bir ruhtur. Bir muharrike ihtiyaç duymadan kendi kendine, sibernetçilerin ikide bir sığındıkları o meşhur Feed Back ve animal akımlarla hareket eden, fakat yine de aklın gölgesinde kalan bir varlıktır. Böylece mücerret (soyut) ruh kavramı, beynin içinde, beyin ve sinir sisteminin fonksiyonlarından ibaret, müşahhas (somut), organik bir nitelik kazanır. Bu niteliği ile ruh, diğer fizik varlıklar gibi tecrübe ve araştırma konusu olur. Psikoloji ve psikiyatrinin bilim olarak sahneye çıkışı bu görüşlerin sonucudur. Artık insanın şuur halleri, davranışları ve akli hastalıkları hep bu akıllı ruhun fonksiyonları olarak psikolojinin, psikiyatrinin inceleme konusudur. Ruh, adeta beynin ve sinir sistemimizin başka bir adı haline gelmiştir. Bir ilk muharrik (primum movens) hiçbir zaman söz konusu değildir. Aslında bu anlamdaki bir ruh, gölge varlık olarak da söz konusu olamaz. Ruh diğer biyolojik varlıklar gibi artık teşrih masasına yatırılmış ve tecrübî bilimlerin emrine girmiştir. Nitekim Watson, "Psikoloji canlı objelerin davranışını inceleyen pozitif bir bilimdir" diyor. Şimdi insanın biraz daha dik duran, akıl sahibi memeli bir hayvan olduğuna eskiden fazla inanabiliriz (!)
Batı''da Edington''un şuur ve hayatın maddi beynimizden daha başka bir şey olduğuna dair sözleri maalesef güme gitmiştir.
Bugün özerk bir bilim dalı olarak kabul edilen psikoloji, diğer bilimlerde olduğu gibi, hem tecrübe ve müşahedeye dayanan, hem de kendine has araştırma metotları olan bir disiplindir. Fakat en şaşırtıcısı, incelediği konuların ruhsal olaylar olduğu iddiasıdır. Öyle ki, ruha bağlı kabul ettiği, daha doğrusu, ruhtan kaynaklandığını ileri sürdüğü bu konular arasında, Freud''un cinsi içgüdüleri, Adler''in üstün gelme hırsı, Jung''un baştan çıkarıcı arketipleri gibi, her türlü kötülüğü yansıtan olaylar var. Kin, intikam, nefret, kıskançlık duyguları da bunlar arasındadır. Batı''nın bir bakıma insan hakkındaki bilimsel düşüncesini de açıklayan psikoloji, tabir caizse ruhu bir mezbele haline getirmiştir. Oysa ruh, İsmlâm''a göre, Yüce Allah''ın nurundan kaynaklanan, her türlü kötülükten münezzeh bir varlıktır. Psikolojinin araştırma konusu olan mezbele ise, yine İslâm''a göre, nefsin tâ kendisidir (Nefs-i Emmare).

